Hüseyin Akyüz edebiyat sayfaları

 

Hüseyin Akyüz  - Karalamalar  - Edebiyat Deyince - Blog Sayfası

 

YASAK DENİZ

Akşam döndüğümde fırtına dinmişti. Denizin öfkesi geçip sakinleşmiş, ortalığı ılık bir sıcaklık kaplamıştı. Evin önündeki sokağa girince başımı kaldırıp üst kata doğru baktım. İlker Hanım, bütün bir gece gözünü bile kırpmadan denizi seyrettiği pencerenin önünde değildi.

Şirket  Karadeniz’in bu küçük kentine beni  gönderdiğinde bayağı tedirgin olmuştum. Çünkü en az iki sene kalmam söz konusuydu. Hele de ilk birkaç ayımı berbat bir otelde geçirince bütün tadım tuzum kaçmıştı. Sonra bir arkadaş İlker Hanımın evinden ve boş bir odadan söz etti. Pansiyonların sıkıcılığı ve sevimsizliği konusunda önyargılı olduğum için bu öneriyi pek önemsememiştim, ama arkadaşımın ısrarıyla pansiyonu görmeye gidip, pencereleri denize bakan bir odayla karşılaşınca oldukça şaşırdım.

İlker Hanımın  yıllardır pansiyon olarak çalıştırdığı evi üç katlı eski bir konaktı. Ahşap yapısının sevimliliği yanında, arka yüzü limana ve denize bakıyordu. Alt katta birkaç üniversite talebesinin kaldığı iki oda, televizyonun durduğu genişçe bir salon ve pansiyondakilerin yemeklerini yedikleri büyük bir mutfak vardı. Orta kattaki dört odadan biri benim, biri Özlem Hanımındı. Diğer iki odada da genç bir makine mühendisiyle, birkaç aylığına ilçeye gelmiş orta yaşlı bir avukat kalıyordu. Üst kattaki odalar İlker Hanımın ve Kaptanındı.

İlker Hanım, altmış yaşlarında, kendi halinde sessiz bir kadındı. Mavi gözleri, iyice beyazlamış saçları ve düzgün konuşmasıyla sevimli, cana yakındı. Her kapıya gelene oda vermez, müşterilerini titizlikle seçerdi. Bu yüzden evin düzeni için saçma sapan kurallar koymaya gerek görmez, pansiyondakilerin yaşamlarına da pek karışmazdı. Alt katları kontrol etmeye indiğinde ya da televizyon izlemeye geldiğinde bizlere karşı hep güler yüz gösterir, dostça davranırdı.

Her sabah limana doğru kısa bir yürüyüş yapar, akşam üzeri çarşıya alışverişe çıkar, bunların dışındaki bütün zamanını  üst katta geçirirdi. Küçük salonda klasik serüven romanlarıyla dolu birkaç raflık bir kitaplık vardı. İlker Hanım, kimi zaman, Kaptanın olduğunu sandığım bu kitaplardan birini okur, kimi zaman da kocaman şişlerle ona kışlık kazaklar örerdi. Ama en çok zaman ayırdığı iş denizi seyretmekti. Rüzgarın ve yağmurun olmadığı günler elinde bir gemici dürbünüyle yatak odasının balkonuna çıkar, bezden bir tentenin altındaki sallanan koltuğa oturup saatlerce limanı ve denizi seyrederdi.

Fırtınalı havaları hiç sevmezdi. Daha, serin rüzgarın kokusunu alır almaz ya da denizin ufkunda kümelenmeye başlayan koyu renk bulutları görür görmez neşesi kaçar, suratı asılırdı. Hava iyice bozup denizde dalgalar kabarmaya ve limandaki tekneler batıp çıkmaya başlayınca iyice hırçınlaşır, sinirli, kavga edecek yer arayan huysuz bir kadın oluverirdi. Sık sık gider yatak odasının penceresinden denize endişe dolu gözlerle bakar, üst kattaki odalarda kafese konmuş bir aslan gibi dolaşıp dururdu.

Kapıyı  Özlem Hanım açtı.

"Ben de yeni girdim içeriye," dedi. Birkaç yıllık genç bir öğretmendi. Çalıştığı ortaokulda fen dersine giriyordu. Söyleşilerimizde öğrencilerin eğitim seviyelerinin çok düşük olduğundan, okulda en basit bir araç gerecin bile bulunmadığından yakınıyordu hep. Bu konuda okul müdürünü çok beceriksiz buluyor, kendisi bir şeyler yapabilmek için Milli Eğitim Müdürlüğüyle valilik yetkililerinin kapılarını aşındırıp duruyordu.

"Nasılsınız?" dedim.

"Bugün keyfim yerinde," dedi. "Vali yardımcısı istediğim araç gereçleri aldıracağına söz verdi sonunda."

Bir gece önce çok geç yatmış, gündüz de epeyi yorulmuştum, bu yüzden odama geçince kendimi hemen yatağın üstüne attım. İki saat kadar uyumuşum. Kalkıp salona geçtim. Öğrenciler daha gelmemişlerdi. Özlem Hanım televizyon seyrediyor, avukat Faruk Bey de sırtını televizyona dönmüş gazetesini okuyordu. Aralarından geçip pencerenin önündeki koltuğa otururken ortalığa yayılmış güzel bir kek kokusu geldi burnuma. Özlem Hanım, benim kesik kesik havayı kokladığımı görünce,

"Kaptandan mektup geldi galiba," dedi.

İlker Hanımın  uzun yol kaptanı bir oğlu vardı. Hiç yüzünü görmemiştim, ama İlker Hanım her fırsatta hep ondan söz ettiği için kendisini çok iyi tanıyor gibiydim. Kimi akşamlar bizi yukarıya çay içmeye çağırır, kendi eliyle hazırladığı kek veya çöreklerden ikram ederdi. Kentteki günlük olaylardan, magazin haberlerine kadar bir çok konuda söyleşirdik, ama  sonunda mutlaka sıra onun "Kaptan" dediğimiz oğluna gelirdi. İlker Hanım, önce büyük bir heyecanla oğlundan söz eder, sonra ondan yeni gelmiş bir mektubu bize okurdu.

Mektubun okunmasından sonra Kaptanın yaşamı üzerine olan söyleşi daha da koyulaşır, çoğunlukla da Kaptanın odasında devam ederdi. Yatak örtüsünden perdelere, duvarlardaki panolardan aynalı vitrindeki biblolara ve diğer eşyalara kadar odadaki her şey denizle veya denizcilikle ilgiliydi. İlker Hanım, Kaptanın bu odayı çok sevdiğinden söz eder, sonra odadaki eşyaların  her biri için ayrı ayrı bilgi verirdi.

Nitekim beklediğimiz gibi oldu; Özlem Hanım, salona gelip, çay içmeye çağrıldığımızı söyledi. Yukarıya çıktığımızda  İlker Hanım salonun kapısında bekliyordu. İri yeşil puantiyeli bir elbise giymiş, kırmızı şalını omuzlarına almıştı. Bizi  gülümseyerek içeriye buyur etti. Fırtınalı gecenin yorgunluğunu üzerinden atmış görünüyordu.

 İlker Hanımın kendi elleriyle yaptığı vişneli pasta dağıtılıp, ilk çaylar içildikten sonra  beklenen an geldi. İlker Hanım, gözlüklerini takıp, üç pullu uzun bir zarfın içinden mektubu  çıkartarak, sanki tadını çıkartırcasına tane tane  okudu.                     

 

"Sevgili Annem,

Bilmem hatırlar mısın, lise sıralarında odamın duvarında kocaman bir dünya atlası asılıydı. Her gece yatmadan önce o haritaya onlarca dakika bakar ve bir gün bu haritadaki bütün limanları tek tek gezeceğim derdim. Sen bana bu düşüncelerimden dolayı hep kızardın. Bense suskun ve sabırlıydım. Ve işte o haritadaki limanlardan birine, hem de en çok görmek istediklerimden birine daha ulaşmak üzereyim. Çok heyecanlıyım. Bu heyecanla yatıp uyumam olası değildi, bu yüzden gece nöbetini ben devraldım. Şu anda kaptan köşkünün geniş penceresinden geceyi seyrediyorum. Dışarıda kocaman bir ay var. Denizin üzeri aydınlık, küçük küçük dalgaların dışında okyanus sanki bir süt bebeği gibi derin bir uykuda. Gemi yarım yol ilerliyor ve Delgada'nın sesi radyosundan kaptan köşkünün içine güzel bir caz müziği yayılıyor. Kadın şarkıcının gecenin sessizliğine uyan yumuşacık sesi de yüreğimdeki denizde ağır ağır ilerliyor. Bu sesi duyduğumdan beri Ponta Delgada'yı göreceğime iyice inanmaya başladım.Sanırım sabahın ilk ışıklarında kentin limanı önlerinde olacağız.

Sevgili annem, çok sevinçliyim. Tek dileğim düşlerimdeki duyguları bozacak bir tersliğin olmaması..."

 

Doğrusu İlker Hanımın her mektup okuyuşunda oğlunu kıskanmıyorum desem yalan olurdu. Bir gemide kaptan olarak dünyayı bir uçtan bir uca gezmek çok müthiş bir olay olmalıydı. Hele de kendimin yıllardır doğru dürüst bir tatil yapma olanağı bulamadığımı  düşününce Kaptan bana hiçbir zaman yerinde olamayacağım bir kahraman gibi geliyordu. Beni çok etkileyen bu duygularla lise atlası satın almıştım. Odama döndüğüm zaman hemen atlası açıp mektuplarda sözü geçen limanları bulmaya çalışıyor, sonra da olmadık düşler kuruyordum

Sabah kalktığımda çakmağımı bulamayınca yukarıda unutmuş olacağım diye düşünüp üst kata çıktım. Yatak odasının kapısı kapalıydı. İlker Hanım daha uyuyor olmalıydı. Küçük salonda çakmağıma bakınırken ortadaki sehpanın üstündeki mektup gözüme takıldı. Aldım baktım, akşamki mektuptu. Oysa İlker Hanım bu mektupları kimsenin eline vermez, özenle saklar ve hiçbir zaman da ortalıkta bırakmazdı. Akşam okunduğunda, Kaptanın duygu yüklü satırları beni öylesine etkilemişti ki, gece yatağımda uykuya dalmadan önce uzun bir süre bir gemiyle uzak bir limana doğru yol alma üstüne düşler kurmuştum. Bu yüzden elimde olmadan mektubu bir solukta yeniden okudum. Kaptanın satırlarının tadını tam çıkarmak için mektuba bakıp duruyordum ki, sağ üst köşedeki tarihi gördüm. Tam on iki yıl öncesinin tarihiydi. Yanlış yazılmıştır diye zarfın üstündeki damgaya baktım, orada da bir gün sonraki günün tarihi vardı. Çok şaşırmıştım. Bunun mutlaka bir açıklaması olmalıydı.

O gün akşama kadar İlker Hanımın eski tarihli bir mektubu bize okuma nedenin ne olabileceği üzerine birçok düşünce ürettim ama bunların hiçbiriyle yeterli bir açıklamaya ulaşamadım. Akşam işten döndüğümde hala mektubu düşünüyordum. Bir ara yukarıya çıkıp İlker Hanımla konuşmayı düşündüm, sonra bunun doğru olup olmayacağı konusunda tereddüde düşünce vazgeçtim.

Birkaç gün sonraydı. Erken dönmüştüm. Salonda ders çalışan iki öğrenciden başka hiç kimse yoktu pansiyonda. İlker Hanım çarşıya çıktı dediklerinde içimdeki şeytan dürtüverdi. Kaç gündür o mektup kafama takılıp duruyordu zaten. Sessizce yukarıya çıkıp İlker Hanımın odasına girdim. Makyaj masasının orta çekmecesindeki mektupları bulmak pek zor olmadı. Hepsini zarflarının içinden tek tek çıkartıp tarihlerine baktım. En yeni mektup altı sene öncesinin tarihini taşıyordu ve Kaptanın çalıştığı Cansan adlı geminin birinci kaptanından geliyordu.

"Sevgili İlker Hanım,

 Şu kısacık mektubu yazabilmek için birkaç gecedir sanki ecel terleri döküyorum. Söyleyeceklerim size müthiş bir acı verecek biliyorum, ama bunları yazmak da ne yazık ki yapmaktan kaçınamayacağım bir görev.

Geçen ayın yirmisinde Palermo'dan aldığımız yükü  İngiltere’nin Liverpool limanına götürmek üzere yola çıktık. Rotamız güvenli bir yoldu ve hava raporları çok iyiydi. Ama, Cebelitarık boğazından geçip okyanusa açıldığımız ilk günün sabahı şiddetli bir fırtınaya tutulduk. Gemimiz sürüklenip haritalarda görünmeyen küçük bir adanın kayalıklarına bindirdi. Fırtına geçtikten sonra yakınımızda olan gemiler bize yardıma geldiğinde berbat bir durumdaydık. Geminin burnu parçalanmış, alt ambarların bir kısmı ve makine dairesi suyla dolmuştu. En kötüsü ise içlerinde oğlunuzun da olduğu altı arkadaşımız kaybolmuştu. Olay yerine gelen Portekiz Deniz kuvvetlerine ait botlar ve uçaklar denizi günlerce karış karış aradıysa da, onlardan bir iz bulunamadı. Size şu satırları yazdığım sıralarda artık hiçbir umudumuz kalmadı. Sonsuz üzüntü içindeyim..."

 

Bu kısacık mektuptaki satırlar beni şok etmişti doğrusu. İlker Hanımın neredeyse düşlerimin kahramanı olmaya başlayan oğlu yıllar önce bir deniz kazasında kaybolmuştu. Ama İlker Hanım, ondan hep sağmış gibi söz ediyordu. Mektupların bizlere tadına vararak okuyor, dünyanın çeşitli limanlarından atılmış kartları  gösteriyor, onun bir deniz aksesuarları müzesini andıran odasını  gururla gezdiriyordu.

İlker Hanımın niçin böyle bir oyuna gerek duyduğunu düşünüyordum ki, arkamda iniltiye benzer  bir ses duydum. Başımı geriye çevirip baktım; İlker Hanımdı. Kapının önünde kıpırtısız duruyor ve bir garip açılmış gözleriyle elimdeki mektuba bakıyordu. Birden kulaklarıma kadar kızardım. Merakım yüzünden yanlış bir iş yapmış, üstelik de yakalanmıştım. Şimdi, bir hırsız gibi onun yatak odasına girmemin, çekmeceleri karıştırmamın bir açıklamasını yapmam gerekirdi.

Karşılıklı bakıştık. İkimizde hiç beklemediğimiz bir karşılaşmanın şaşkınlığı ve tedirginliği içindeydik. Ben odada bulunuşumun hesabını elbette vermeliydim, ama buna karşılık o da bana Kaptanın sırrını söylemeliydi. Çözüm konuşmaktı, oysa  susuyorduk. Suskunluk, ikimize de düşünmek için zaman kazandırıyor, bu da o an işimize geliyordu. Böylece epeyi bir süre geçti. Onu bilmem ama,  ben bir türlü kafamı toparlayıp, söyleyecek bir şeyler üretemedim.

İlker Hanım, oldukça heyecanlanmıştı sanırım, bu bakışma düellosuna daha fazla dayanamayıp olduğu yere çöküverdi. Koşup kaldırdım ve yakındaki koltuğa oturmasına yardım ettim. Sonra makyaj masasının üstündeki kolonyayı alıp eline yüzüne sürdüm. 

"İyi misiniz?" dedim, kendine gelir gelmez. Yanına diz çöküp elini tuttum. Oldukça endişelenmiştim.

"İyiyim iyiyim!" dedi  yorgun bir sesle.

"Bağışlayın beni, merakımı yenemedim!" dedim, ona bu kadar yakın olmayı fırsat bilip. Yanıt vermedi. Derin bir iç geçirip koltuktan kalktı. Belli ki çok şaşkın ve üzüntülüydü. Hala elimde duran mektubu alıp, öteki mektuplarla birlikte onu yeniden çekmeceye yerleştirdi. Sonra gitti, bir süre pencereden dışarısını seyretti.

"Kocam öldüğünde Kaptan daha henüz dört yaşındaydı." dedi, yeniden gelip koltuğa oturduğunda. Biraz olsun sakinleşmiş gibiydi. "Bu ev o zamanlar kentin en güzel evlerinden biriydi. Önde büyük bir meyve bahçemiz vardı. Arka kapıdan da hemen kumsala inilirdi. Deniz, liman ve yol yapmak için doldurulmamıştı daha. Kocam, ölmeden önce bahçe içine güzel bir oyun yeri yaptırmıştı. Küçük bir çocuğun oynayabileceği her şey vardı orada. Salıncak, kum havuzu, yaylı at, tırmanma kulesi, kaydırak... Oysa Kaptan orada çabucak sıkılır, oynamak istemez, deniz kıyısına inmek için ağlardı. Götürür kumlara bırakırdım, sevinirdi. Saatlerce hiç sesini çıkarmadan büyük iskeleye gelen gemileri, kum takalarını, balıkçı teknelerini seyrederdi. Büyüdükçe denize olan merakı daha da arttı. Öteki çocuklar gibi ne misket yuvarladı, ne top koşturdu, ne de bisiklet istedi. Fırsatını bulduğunda hemen denize koşardı. Bense denizden hep ürkmüşümdür. Sonra bu duyguma onun denizde boğuluvereceği düşüncesi eklendi. Gece gündüz bu endişe ve korkuyla yaşamaya başladım. Huzursuz oldum, uykularım kaçtı. Onu denizden soğutma çabalarım da hiç bir sonuç vermiyordu. Ve ona denizi yasak ettim. On iki yaşındaydı. Yaşından beklenmeyen bir olgunlukla yasağıma uymaya çalıştı. Ama yapamadı, her geçen gün denizi daha çok sevdi.

Liseyi bitirip üniversiteyi okumak için İstanbul'a gittiğinde epeyi rahatlamış, içimde yıllarca beni ürküten korku ve tedirginliğimden biraz olsun kurtulmuştum. Ama dört yıl sonra onun diploma töreni için  İstanbul'a gittiğimde yaşamımın en büyük sürpriziyle karşılaştım. Makine mühendisliğinde okuduğunu sandığım oğlum Yüksek Denizcilik Okulu üniformasıyla  karşımda duruyor ve beni öpücüklere boğup bin bir özürler diliyordu.

Sonra alıştım. Yapacak fazla bir şeyim yoktu zaten. Hatta onunla gurur duydum. Beyaz kaptan elbisesi onu öyle yakışıklı, öyle heybetli gösteriyordu ki, çok geçmeden onu o elbisesiz düşünememeye başladım. Başarılı bir denizciydi. Kısa zamanda büyük bir yük gemisinin ikinci kaptanı oldu. Çocukluğundan beri düşlerini kurduğu yaşama kavuştuğu için çok mutluydu. Bense onu özlüyordum. O, benim bu özlemimi  ve yalnızlığımı çok iyi anlıyor; gittiği her limandan bana ya bir mektup ya bir kart atıyor, hepsi birbirinden güzel küçük küçük hediyeler gönderiyordu. Bir gün, tüm bunların beni ne kadar mutlu  ettiğini keşfettim. Önce çok sevdiğim kocamın ölümüyle, daha sonra da oğlum için duyduğum  endişe ve korkularla hiçbir tadı kalmayan yaşamım birden zenginleşmiş ve müthiş heyecan verici olmuştu. Gurur duyulan bir oğlu özlemenin ve ona kavuşmanın düşlerini kurmanın heyecanı kuruyan damarlarıma yepyeni bir kan pompalamıştı.

Kaptanın ölümü benim  için korkunç bir yıkım oldu. Onun ölümünün ardından hiç tereddütsüz kendimi öldürebilirdim. Bunu gerçekleştirmenin bir yolunu bile aradım. Sonra bunun saçmalığını düşündüm. Çünkü ölmekle sahip olduğum birçok anıyı da yok edecek, hem kocamı hem oğlumu büsbütün kaybedecektim. Kendimi içinde artık iyice yalnız hissetmeye başladığım bu kocaman evi pansiyona çevirdim. Para kazanmak için yapmadım bu işi. Çevremde insanlar olsun istedim. Oğlumu anlattığımda dinleyecek insanlar..."

Hiç ara vermeden konuştu İlker Hanım. Sonra anlatacakları bitmiş gibi birden sustu ve derin bir düşünceye dalmışçasına gözlerini penceredeki aydınlığa dikti.

"İyi misiniz?" dedim. Yeniden yanına diz çöküp elini tuttum. Gözlerini pencereden ayırıp bana baktı.

"İyiyim, iyiyim," dedi, ama çok bitkin görünüyordu. Onu biraz yalnız bıraksam iyi olacaktı sanırım.

"Lütfen yatıp biraz dinlenin," dedim.

 Yaptığım için yeniden özür dileyip odadan dışarıya çıkarken, üzüntüden iyice küçülen gözlerini bana dikip dalgın dalgın baktı bir süre, sonra olur dinlenirim, der gibilerden kafasını hafifçe salladı.

İlker Hanım beni oldukça üzmüştü. Her şeyin suçlusu olarak kendimi görüyordum. Ertesi gün bu duyguyla uğraşıp  hiçbir iş yapamayınca işi bırakıp, elimde bir demet çiçekle erkenden pansiyona döndüm. Alt katta kimse yoktu. Yukarıya çıktım. Salon boştu ve İlker Hanımın odasının kapısı kapalıydı. Bir iki kez seslenip yanıt alamayınca aşağıya indim. Odama gidip biraz uzandım. Tıraş olup yeniden odamdan çıktığımda Özlem Hanımı gördüm. Ona hemen,

"İlker Hanımdan haberiniz var mı?" diye sordum.

"Odasında" dedi Özlem Hanım." Biraz rahatsız galiba, hiç kimseyle görüşmek  istemiyor."

Özlem Hanımın dediklerini duyunca İlker Hanım için endişelendim, ama yeniden yukarıya çıkmaya da cesaret edemedim. İlker Hanım, ondan sonraki günler de odasından çıkmadı. Hasta olduğunu söylüyor ve arada sırada kendisine yiyecek bir şeyler çıkartan Özlem Hanımdan başkasını yanına kabul etmiyordu.

İlker Hanımın bu durumu bir aya yakın  sürdü. Bu arada ona ulaşamamak, her gün onu merak etmek  beni iyice yormuştu. Üstelik bu duruma kendimin sebep olduğuma inanıyordum. Hiç hakkım olmadığı halde yaşlı ve yalnız bir kadının yaşamını alt üst etmiştim.

Sonunda pansiyondan ayrılmamın en doğru hareket olacağına karar verdim. Yeniden bir otel odasına dönmenin hazırlığını yaptığım akşam yeni pişirilmiş bir kek kokusu ortalığı kapladı. Bu hiç beklemediğim bir olaydı. Önce Özlem Hanımın kek pişirdiğini sandım, ama az sonra Özlem Hanım İlker Hanımın hepimizi çay içmeye çağırdığını söyleyince hem çok şaşırdım hem de sevindim.

Sabırsızlıkla hemen yukarıya salona çıktığımda İlker Hanım pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Oldukça zayıflamıştı. Makyajla kapatmaya çalışmasına rağmen benzi soluktu. Beni görünce gülümsedi. Elini öpüp hemen yanındaki koltuğa oturdum.

"Sizi yeniden aramızda gördüğüme çok sevindim," dedim. Yanıt vermeyip gülümsemekle yetindi.

"Kaptandan yeni bir mektup var," dedi Özlem Hanım o sırada içeriye girerek. Arkasından ötekiler de salona gelip geçmiş olsun dediler. Sonra Özlem Hanım, masanın üstündeki keki dilimledi ve tabaklara koydu. Çaylar içilirken İlker Hanım,

"Hem mektup var, hem de küçük bir hediye," dedi, sessizliğini bozarak. Yerinden kalkıp, mikadan bir istiridye kabuğunu ortadaki büyük sehpanın üstüne koydu. İstiridyenin üst kabuğu kaldırılınca sarı saçlı bir deniz kızı görünüyor ve güzel bir melodi duyuluyordu. İlker Hanım, salondakilerin bu ilginç  hediyeyle ilgilendikleri sırada yanıma gelip,

"Umarım sır tutmasını biliyorsundur!" diye fısıldadı kulağıma. Ve bir yanıt vermemi beklemeden salondan çıktı. Az sonra geriye döndüğünde elinde bir mektup vardı. Mektubu görünce elimde olmadan Kaptanın denizde kaybolduğunu bildiren satırlar aklıma geldi. Olanaksızdım; susacaktım ve bu masum oyuna göz yumacaktım. İlker Hanım, bana güvenmenin rahatlığıyla yerine oturup, gözlüklerini takarken salondakiler susmuş, gözlerini onun elindeki mektuba dikmişlerdi.

 

 

Ana Sayfaya Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız

 

 

Sayfalardaki yazı ve resimlerden kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

 

Son güncelleme: 18.Şubat.2008