|
|
|
Hüseyin Akyüz edebiyat sayfaları |
|
Hüseyin
Akyüz - Karalamalar
- Edebiyat
Deyince - Blog Sayfası |
|
YASAK DENİZ Akşam
döndüğümde fırtına dinmişti. Denizin öfkesi geçip sakinleşmiş, ortalığı ılık
bir sıcaklık kaplamıştı. Evin önündeki sokağa girince başımı kaldırıp üst
kata doğru baktım. İlker Hanım, bütün bir gece gözünü bile kırpmadan denizi
seyrettiği pencerenin önünde değildi. Şirket Karadeniz’in bu küçük kentine beni gönderdiğinde bayağı tedirgin olmuştum.
Çünkü en az iki sene kalmam söz konusuydu. Hele de ilk birkaç ayımı berbat
bir otelde geçirince bütün tadım tuzum kaçmıştı. Sonra bir arkadaş İlker
Hanımın evinden ve boş bir odadan söz etti. Pansiyonların sıkıcılığı ve
sevimsizliği konusunda önyargılı olduğum için bu öneriyi pek önemsememiştim,
ama arkadaşımın ısrarıyla pansiyonu görmeye gidip, pencereleri denize bakan
bir odayla karşılaşınca oldukça şaşırdım. İlker
Hanımın yıllardır pansiyon olarak
çalıştırdığı evi üç katlı eski bir konaktı. Ahşap yapısının sevimliliği
yanında, arka yüzü limana ve denize bakıyordu. Alt katta birkaç üniversite
talebesinin kaldığı iki oda, televizyonun durduğu genişçe bir salon ve
pansiyondakilerin yemeklerini yedikleri büyük bir mutfak vardı. Orta kattaki
dört odadan biri benim, biri Özlem Hanımındı. Diğer iki odada da genç bir
makine mühendisiyle, birkaç aylığına ilçeye gelmiş orta yaşlı bir avukat
kalıyordu. Üst kattaki odalar İlker Hanımın ve Kaptanındı. İlker
Hanım, altmış yaşlarında, kendi halinde sessiz bir kadındı. Mavi gözleri,
iyice beyazlamış saçları ve düzgün konuşmasıyla sevimli, cana yakındı. Her
kapıya gelene oda vermez, müşterilerini titizlikle seçerdi. Bu yüzden evin
düzeni için saçma sapan kurallar koymaya gerek görmez, pansiyondakilerin
yaşamlarına da pek karışmazdı. Alt katları kontrol etmeye indiğinde ya da
televizyon izlemeye geldiğinde bizlere karşı hep güler yüz gösterir, dostça
davranırdı. Her
sabah limana doğru kısa bir yürüyüş yapar, akşam üzeri çarşıya alışverişe
çıkar, bunların dışındaki bütün zamanını
üst katta geçirirdi. Küçük salonda klasik serüven romanlarıyla dolu
birkaç raflık bir kitaplık vardı. İlker Hanım, kimi zaman, Kaptanın olduğunu
sandığım bu kitaplardan birini okur, kimi zaman da kocaman şişlerle ona
kışlık kazaklar örerdi. Ama en çok zaman ayırdığı iş denizi seyretmekti.
Rüzgarın ve yağmurun olmadığı günler elinde bir gemici dürbünüyle yatak
odasının balkonuna çıkar, bezden bir tentenin altındaki sallanan koltuğa
oturup saatlerce limanı ve denizi seyrederdi. Fırtınalı
havaları hiç sevmezdi. Daha, serin rüzgarın kokusunu alır almaz ya da denizin
ufkunda kümelenmeye başlayan koyu renk bulutları görür görmez neşesi kaçar,
suratı asılırdı. Hava iyice bozup denizde dalgalar kabarmaya ve limandaki
tekneler batıp çıkmaya başlayınca iyice hırçınlaşır, sinirli, kavga edecek
yer arayan huysuz bir kadın oluverirdi. Sık sık gider yatak odasının
penceresinden denize endişe dolu gözlerle bakar, üst kattaki odalarda kafese
konmuş bir aslan gibi dolaşıp dururdu. Kapıyı Özlem Hanım açtı. "Ben
de yeni girdim içeriye," dedi. Birkaç yıllık genç bir öğretmendi. Çalıştığı
ortaokulda fen dersine giriyordu. Söyleşilerimizde öğrencilerin eğitim
seviyelerinin çok düşük olduğundan, okulda en basit bir araç gerecin bile
bulunmadığından yakınıyordu hep. Bu konuda okul müdürünü çok beceriksiz
buluyor, kendisi bir şeyler yapabilmek için Milli Eğitim Müdürlüğüyle valilik
yetkililerinin kapılarını aşındırıp duruyordu. "Nasılsınız?"
dedim. "Bugün
keyfim yerinde," dedi. "Vali yardımcısı istediğim araç gereçleri
aldıracağına söz verdi sonunda." Bir
gece önce çok geç yatmış, gündüz de epeyi yorulmuştum, bu yüzden odama
geçince kendimi hemen yatağın üstüne attım. İki saat kadar uyumuşum. Kalkıp
salona geçtim. Öğrenciler daha gelmemişlerdi. Özlem Hanım televizyon
seyrediyor, avukat Faruk Bey de sırtını televizyona dönmüş gazetesini okuyordu.
Aralarından geçip pencerenin önündeki koltuğa otururken ortalığa yayılmış
güzel bir kek kokusu geldi burnuma. Özlem Hanım, benim kesik kesik havayı
kokladığımı görünce, "Kaptandan
mektup geldi galiba," dedi. İlker
Hanımın uzun yol kaptanı bir oğlu
vardı. Hiç yüzünü görmemiştim, ama İlker Hanım her fırsatta hep ondan söz
ettiği için kendisini çok iyi tanıyor gibiydim. Kimi akşamlar bizi yukarıya
çay içmeye çağırır, kendi eliyle hazırladığı kek veya çöreklerden ikram
ederdi. Kentteki günlük olaylardan, magazin haberlerine kadar bir çok konuda
söyleşirdik, ama sonunda mutlaka sıra
onun "Kaptan" dediğimiz oğluna gelirdi. İlker Hanım, önce büyük bir
heyecanla oğlundan söz eder, sonra ondan yeni gelmiş bir mektubu bize okurdu. Mektubun
okunmasından sonra Kaptanın yaşamı üzerine olan söyleşi daha da koyulaşır,
çoğunlukla da Kaptanın odasında devam ederdi. Yatak örtüsünden perdelere,
duvarlardaki panolardan aynalı vitrindeki biblolara ve diğer eşyalara kadar
odadaki her şey denizle veya denizcilikle ilgiliydi. İlker Hanım, Kaptanın bu
odayı çok sevdiğinden söz eder, sonra odadaki eşyaların her biri için ayrı ayrı bilgi verirdi. Nitekim
beklediğimiz gibi oldu; Özlem Hanım, salona gelip, çay içmeye çağrıldığımızı
söyledi. Yukarıya çıktığımızda İlker
Hanım salonun kapısında bekliyordu. İri yeşil puantiyeli bir elbise giymiş,
kırmızı şalını omuzlarına almıştı. Bizi
gülümseyerek içeriye buyur etti. Fırtınalı gecenin yorgunluğunu
üzerinden atmış görünüyordu. İlker Hanımın kendi elleriyle yaptığı
vişneli pasta dağıtılıp, ilk çaylar içildikten sonra beklenen an geldi. İlker Hanım,
gözlüklerini takıp, üç pullu uzun bir zarfın içinden mektubu çıkartarak, sanki tadını çıkartırcasına
tane tane okudu. "Sevgili Annem, Bilmem hatırlar mısın,
lise sıralarında odamın duvarında kocaman bir dünya atlası asılıydı. Her gece
yatmadan önce o haritaya onlarca dakika bakar ve bir gün bu haritadaki bütün
limanları tek tek gezeceğim derdim. Sen bana bu düşüncelerimden dolayı hep kızardın.
Bense suskun ve sabırlıydım. Ve işte o haritadaki limanlardan birine, hem de
en çok görmek istediklerimden birine daha ulaşmak üzereyim. Çok heyecanlıyım.
Bu heyecanla yatıp uyumam olası değildi, bu yüzden gece nöbetini ben
devraldım. Şu anda kaptan köşkünün geniş penceresinden geceyi seyrediyorum.
Dışarıda kocaman bir ay var. Denizin üzeri aydınlık, küçük küçük dalgaların
dışında okyanus sanki bir süt bebeği gibi derin bir uykuda. Gemi yarım yol
ilerliyor ve Delgada'nın sesi radyosundan kaptan köşkünün içine güzel bir caz
müziği yayılıyor. Kadın şarkıcının gecenin sessizliğine uyan yumuşacık sesi
de yüreğimdeki denizde ağır ağır ilerliyor. Bu sesi duyduğumdan beri Ponta
Delgada'yı göreceğime iyice inanmaya başladım.Sanırım sabahın ilk ışıklarında
kentin limanı önlerinde olacağız. Sevgili annem, çok
sevinçliyim. Tek dileğim düşlerimdeki duyguları bozacak bir tersliğin
olmaması..." Doğrusu
İlker Hanımın her mektup okuyuşunda oğlunu kıskanmıyorum desem yalan olurdu.
Bir gemide kaptan olarak dünyayı bir uçtan bir uca gezmek çok müthiş bir olay
olmalıydı. Hele de kendimin yıllardır doğru dürüst bir tatil yapma olanağı
bulamadığımı düşününce Kaptan bana
hiçbir zaman yerinde olamayacağım bir kahraman gibi geliyordu. Beni çok
etkileyen bu duygularla lise atlası satın almıştım. Odama döndüğüm zaman
hemen atlası açıp mektuplarda sözü geçen limanları bulmaya çalışıyor, sonra
da olmadık düşler kuruyordum Sabah
kalktığımda çakmağımı bulamayınca yukarıda unutmuş olacağım diye düşünüp üst
kata çıktım. Yatak odasının kapısı kapalıydı. İlker Hanım daha uyuyor
olmalıydı. Küçük salonda çakmağıma bakınırken ortadaki sehpanın üstündeki
mektup gözüme takıldı. Aldım baktım, akşamki mektuptu. Oysa İlker Hanım bu
mektupları kimsenin eline vermez, özenle saklar ve hiçbir zaman da ortalıkta
bırakmazdı. Akşam okunduğunda, Kaptanın duygu yüklü satırları beni öylesine
etkilemişti ki, gece yatağımda uykuya dalmadan önce uzun bir süre bir gemiyle
uzak bir limana doğru yol alma üstüne düşler kurmuştum. Bu yüzden elimde
olmadan mektubu bir solukta yeniden okudum. Kaptanın satırlarının tadını tam
çıkarmak için mektuba bakıp duruyordum ki, sağ üst köşedeki tarihi gördüm.
Tam on iki yıl öncesinin tarihiydi. Yanlış yazılmıştır diye zarfın üstündeki
damgaya baktım, orada da bir gün sonraki günün tarihi vardı. Çok şaşırmıştım.
Bunun mutlaka bir açıklaması olmalıydı. O
gün akşama kadar İlker Hanımın eski tarihli bir mektubu bize okuma nedenin ne
olabileceği üzerine birçok düşünce ürettim ama bunların hiçbiriyle yeterli
bir açıklamaya ulaşamadım. Akşam işten döndüğümde hala mektubu düşünüyordum.
Bir ara yukarıya çıkıp İlker Hanımla konuşmayı düşündüm, sonra bunun doğru
olup olmayacağı konusunda tereddüde düşünce vazgeçtim. Birkaç
gün sonraydı. Erken dönmüştüm. Salonda ders çalışan iki öğrenciden başka hiç
kimse yoktu pansiyonda. İlker Hanım çarşıya çıktı dediklerinde içimdeki
şeytan dürtüverdi. Kaç gündür o mektup kafama takılıp duruyordu zaten.
Sessizce yukarıya çıkıp İlker Hanımın odasına girdim. Makyaj masasının orta
çekmecesindeki mektupları bulmak pek zor olmadı. Hepsini zarflarının içinden
tek tek çıkartıp tarihlerine baktım. En yeni mektup altı sene öncesinin
tarihini taşıyordu ve Kaptanın çalıştığı Cansan adlı geminin birinci
kaptanından geliyordu. "Sevgili İlker
Hanım, Şu kısacık mektubu yazabilmek için birkaç
gecedir sanki ecel terleri döküyorum. Söyleyeceklerim size müthiş bir acı
verecek biliyorum, ama bunları yazmak da ne yazık ki yapmaktan
kaçınamayacağım bir görev. Geçen ayın yirmisinde Palermo'dan aldığımız yükü İngiltere’nin Liverpool limanına götürmek
üzere yola çıktık. Rotamız güvenli bir yoldu ve hava raporları çok iyiydi.
Ama, Cebelitarık boğazından geçip okyanusa açıldığımız ilk günün sabahı
şiddetli bir fırtınaya tutulduk. Gemimiz sürüklenip haritalarda görünmeyen küçük
bir adanın kayalıklarına bindirdi. Fırtına geçtikten sonra yakınımızda olan
gemiler bize yardıma geldiğinde berbat bir durumdaydık. Geminin burnu
parçalanmış, alt ambarların bir kısmı ve makine dairesi suyla dolmuştu. En
kötüsü ise içlerinde oğlunuzun da olduğu altı arkadaşımız kaybolmuştu. Olay
yerine gelen Portekiz Deniz kuvvetlerine ait botlar ve uçaklar denizi
günlerce karış karış aradıysa da, onlardan bir iz bulunamadı. Size şu
satırları yazdığım sıralarda artık hiçbir umudumuz kalmadı. Sonsuz üzüntü
içindeyim..." Bu
kısacık mektuptaki satırlar beni şok etmişti doğrusu. İlker Hanımın neredeyse
düşlerimin kahramanı olmaya başlayan oğlu yıllar önce bir deniz kazasında
kaybolmuştu. Ama İlker Hanım, ondan hep sağmış gibi söz ediyordu. Mektupların
bizlere tadına vararak okuyor, dünyanın çeşitli limanlarından atılmış
kartları gösteriyor, onun bir deniz
aksesuarları müzesini andıran odasını
gururla gezdiriyordu. İlker
Hanımın niçin böyle bir oyuna gerek duyduğunu düşünüyordum ki, arkamda
iniltiye benzer bir ses duydum. Başımı
geriye çevirip baktım; İlker Hanımdı. Kapının önünde kıpırtısız duruyor ve
bir garip açılmış gözleriyle elimdeki mektuba bakıyordu. Birden kulaklarıma
kadar kızardım. Merakım yüzünden yanlış bir iş yapmış, üstelik de
yakalanmıştım. Şimdi, bir hırsız gibi onun yatak odasına girmemin,
çekmeceleri karıştırmamın bir açıklamasını yapmam gerekirdi. Karşılıklı
bakıştık. İkimizde hiç beklemediğimiz bir karşılaşmanın şaşkınlığı ve
tedirginliği içindeydik. Ben odada bulunuşumun hesabını elbette vermeliydim,
ama buna karşılık o da bana Kaptanın sırrını söylemeliydi. Çözüm konuşmaktı,
oysa susuyorduk. Suskunluk, ikimize de
düşünmek için zaman kazandırıyor, bu da o an işimize geliyordu. Böylece epeyi
bir süre geçti. Onu bilmem ama, ben
bir türlü kafamı toparlayıp, söyleyecek bir şeyler üretemedim. İlker
Hanım, oldukça heyecanlanmıştı sanırım, bu bakışma düellosuna daha fazla
dayanamayıp olduğu yere çöküverdi. Koşup kaldırdım ve yakındaki koltuğa
oturmasına yardım ettim. Sonra makyaj masasının üstündeki kolonyayı alıp
eline yüzüne sürdüm. "İyi
misiniz?" dedim, kendine gelir gelmez. Yanına diz çöküp elini tuttum.
Oldukça endişelenmiştim. "İyiyim
iyiyim!" dedi yorgun bir sesle. "Bağışlayın
beni, merakımı yenemedim!" dedim, ona bu kadar yakın olmayı fırsat
bilip. Yanıt vermedi. Derin bir iç geçirip koltuktan kalktı. Belli ki çok
şaşkın ve üzüntülüydü. Hala elimde duran mektubu alıp, öteki mektuplarla
birlikte onu yeniden çekmeceye yerleştirdi. Sonra gitti, bir süre pencereden
dışarısını seyretti. "Kocam
öldüğünde Kaptan daha henüz dört yaşındaydı." dedi, yeniden gelip
koltuğa oturduğunda. Biraz olsun sakinleşmiş gibiydi. "Bu ev o zamanlar
kentin en güzel evlerinden biriydi. Önde büyük bir meyve bahçemiz vardı. Arka
kapıdan da hemen kumsala inilirdi. Deniz, liman ve yol yapmak için
doldurulmamıştı daha. Kocam, ölmeden önce bahçe içine güzel bir oyun yeri
yaptırmıştı. Küçük bir çocuğun oynayabileceği her şey vardı orada. Salıncak,
kum havuzu, yaylı at, tırmanma kulesi, kaydırak... Oysa Kaptan orada çabucak
sıkılır, oynamak istemez, deniz kıyısına inmek için ağlardı. Götürür kumlara
bırakırdım, sevinirdi. Saatlerce hiç sesini çıkarmadan büyük iskeleye gelen
gemileri, kum takalarını, balıkçı teknelerini seyrederdi. Büyüdükçe denize
olan merakı daha da arttı. Öteki çocuklar gibi ne misket yuvarladı, ne top
koşturdu, ne de bisiklet istedi. Fırsatını bulduğunda hemen denize koşardı.
Bense denizden hep ürkmüşümdür. Sonra bu duyguma onun denizde boğuluvereceği
düşüncesi eklendi. Gece gündüz bu endişe ve korkuyla yaşamaya başladım.
Huzursuz oldum, uykularım kaçtı. Onu denizden soğutma çabalarım da hiç bir
sonuç vermiyordu. Ve ona denizi yasak ettim. On iki yaşındaydı. Yaşından
beklenmeyen bir olgunlukla yasağıma uymaya çalıştı. Ama yapamadı, her geçen
gün denizi daha çok sevdi. Liseyi
bitirip üniversiteyi okumak için İstanbul'a gittiğinde epeyi rahatlamış,
içimde yıllarca beni ürküten korku ve tedirginliğimden biraz olsun
kurtulmuştum. Ama dört yıl sonra onun diploma töreni için İstanbul'a gittiğimde yaşamımın en büyük
sürpriziyle karşılaştım. Makine mühendisliğinde okuduğunu sandığım oğlum
Yüksek Denizcilik Okulu üniformasıyla
karşımda duruyor ve beni öpücüklere boğup bin bir özürler diliyordu. Sonra alıştım. Yapacak fazla bir şeyim yoktu
zaten. Hatta onunla gurur duydum. Beyaz kaptan elbisesi onu öyle yakışıklı,
öyle heybetli gösteriyordu ki, çok geçmeden onu o elbisesiz düşünememeye
başladım. Başarılı bir denizciydi. Kısa zamanda büyük bir yük gemisinin
ikinci kaptanı oldu. Çocukluğundan beri düşlerini kurduğu yaşama kavuştuğu
için çok mutluydu. Bense onu özlüyordum. O, benim bu özlemimi ve yalnızlığımı çok iyi anlıyor; gittiği
her limandan bana ya bir mektup ya bir kart atıyor, hepsi birbirinden güzel
küçük küçük hediyeler gönderiyordu. Bir gün, tüm bunların beni ne kadar
mutlu ettiğini keşfettim. Önce çok
sevdiğim kocamın ölümüyle, daha sonra da oğlum için duyduğum endişe ve korkularla hiçbir tadı kalmayan
yaşamım birden zenginleşmiş ve müthiş heyecan verici olmuştu. Gurur duyulan
bir oğlu özlemenin ve ona kavuşmanın düşlerini kurmanın heyecanı kuruyan
damarlarıma yepyeni bir kan pompalamıştı. Kaptanın ölümü benim için korkunç bir yıkım oldu. Onun ölümünün
ardından hiç tereddütsüz kendimi öldürebilirdim. Bunu gerçekleştirmenin bir
yolunu bile aradım. Sonra bunun saçmalığını düşündüm. Çünkü ölmekle sahip
olduğum birçok anıyı da yok edecek, hem kocamı hem oğlumu büsbütün
kaybedecektim. Kendimi içinde artık iyice yalnız hissetmeye başladığım bu
kocaman evi pansiyona çevirdim. Para kazanmak için yapmadım bu işi. Çevremde
insanlar olsun istedim. Oğlumu anlattığımda dinleyecek insanlar..." Hiç ara vermeden konuştu İlker Hanım. Sonra
anlatacakları bitmiş gibi birden sustu ve derin bir düşünceye dalmışçasına
gözlerini penceredeki aydınlığa dikti. "İyi misiniz?" dedim. Yeniden yanına
diz çöküp elini tuttum. Gözlerini pencereden ayırıp bana baktı. "İyiyim, iyiyim," dedi, ama çok bitkin
görünüyordu. Onu biraz yalnız bıraksam iyi olacaktı sanırım. "Lütfen yatıp biraz dinlenin," dedim. Yaptığım
için yeniden özür dileyip odadan dışarıya çıkarken, üzüntüden iyice küçülen
gözlerini bana dikip dalgın dalgın baktı bir süre, sonra olur dinlenirim, der
gibilerden kafasını hafifçe salladı. İlker Hanım beni oldukça üzmüştü. Her şeyin
suçlusu olarak kendimi görüyordum. Ertesi gün bu duyguyla uğraşıp hiçbir iş yapamayınca işi bırakıp, elimde
bir demet çiçekle erkenden pansiyona döndüm. Alt katta kimse yoktu. Yukarıya
çıktım. Salon boştu ve İlker Hanımın odasının kapısı kapalıydı. Bir iki kez
seslenip yanıt alamayınca aşağıya indim. Odama gidip biraz uzandım. Tıraş
olup yeniden odamdan çıktığımda Özlem Hanımı gördüm. Ona hemen, "İlker Hanımdan haberiniz var mı?"
diye sordum. "Odasında" dedi Özlem Hanım."
Biraz rahatsız galiba, hiç kimseyle görüşmek
istemiyor." Özlem Hanımın dediklerini duyunca İlker Hanım
için endişelendim, ama yeniden yukarıya çıkmaya da cesaret edemedim. İlker
Hanım, ondan sonraki günler de odasından çıkmadı. Hasta olduğunu söylüyor ve
arada sırada kendisine yiyecek bir şeyler çıkartan Özlem Hanımdan başkasını
yanına kabul etmiyordu. İlker Hanımın bu durumu bir aya yakın sürdü. Bu arada ona ulaşamamak, her gün onu
merak etmek beni iyice yormuştu.
Üstelik bu duruma kendimin sebep olduğuma inanıyordum. Hiç hakkım olmadığı
halde yaşlı ve yalnız bir kadının yaşamını alt üst etmiştim. Sonunda pansiyondan ayrılmamın en doğru hareket
olacağına karar verdim. Yeniden bir otel odasına dönmenin hazırlığını
yaptığım akşam yeni pişirilmiş bir kek kokusu ortalığı kapladı. Bu hiç
beklemediğim bir olaydı. Önce Özlem Hanımın kek pişirdiğini sandım, ama az
sonra Özlem Hanım İlker Hanımın hepimizi çay içmeye çağırdığını söyleyince
hem çok şaşırdım hem de sevindim. Sabırsızlıkla hemen yukarıya salona çıktığımda
İlker Hanım pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Oldukça zayıflamıştı.
Makyajla kapatmaya çalışmasına rağmen benzi soluktu. Beni görünce gülümsedi.
Elini öpüp hemen yanındaki koltuğa oturdum. "Sizi yeniden aramızda gördüğüme çok
sevindim," dedim. Yanıt vermeyip gülümsemekle yetindi. "Kaptandan yeni bir mektup var," dedi
Özlem Hanım o sırada içeriye girerek. Arkasından ötekiler de salona gelip
geçmiş olsun dediler. Sonra Özlem Hanım, masanın üstündeki keki dilimledi ve
tabaklara koydu. Çaylar içilirken İlker Hanım, "Hem mektup var, hem de küçük bir
hediye," dedi, sessizliğini bozarak. Yerinden kalkıp, mikadan bir
istiridye kabuğunu ortadaki büyük sehpanın üstüne koydu. İstiridyenin üst
kabuğu kaldırılınca sarı saçlı bir deniz kızı görünüyor ve güzel bir melodi
duyuluyordu. İlker Hanım, salondakilerin bu ilginç hediyeyle ilgilendikleri sırada yanıma
gelip, "Umarım sır tutmasını biliyorsundur!"
diye fısıldadı kulağıma. Ve bir yanıt vermemi beklemeden salondan çıktı. Az
sonra geriye döndüğünde elinde bir mektup vardı. Mektubu görünce elimde olmadan
Kaptanın denizde kaybolduğunu bildiren satırlar aklıma geldi. Olanaksızdım;
susacaktım ve bu masum oyuna göz yumacaktım. İlker Hanım, bana güvenmenin
rahatlığıyla yerine oturup, gözlüklerini takarken salondakiler susmuş,
gözlerini onun elindeki mektuba dikmişlerdi. |
|
Ana Sayfaya Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız |
|
Sayfalardaki yazı ve resimlerden kaynak gösterilerek alıntı
yapılabilir. Son
güncelleme: 18.Şubat.2008 |
|
|