|
|
|
|
Hüseyin
Akyüz - Karalamalar - Edebiyat Deyince
- Şiirce - Öyküler |
|
|
BİR ÇOCUKLUK ANISI Ayağa
kalkıyorum. Ürkmüş bekliyorum. Sesleniyorum, cevap yok. Bir kere daha
sesleniyorum, sadece boşlukta kaybolan kendi titrek, hüzünlü sesimi
duyuyorum. Gene cevap yok. O an korkuyorum birden. Ayaklarımdan yukarı
yükseliyor korku, kanım donuyor. Tekrar sesleniyorum, gene hiç ses yok.
Çevremde yalnızca köknarların siyah gölgeleri var, hepsi birbirinin eşi.
Koşmaya başlıyorum, bağırıyorum, sağa koşuyorum, sola koşuyorum, aklımı
kaybedeceğim. Sakinleşmem lazım, az önce yürümeye başladığım yeri bulmalıyım,
hayır, önce yönümü saptamak zorundayım, ama etrafımda, her yerde köknarların
gölgeleri var. Az önce her şeyi görmüştüm, ama hiçbir şey görmemiş gibiyim.
Şakaklarımda damarlarım deli gibi atıyor. Doğanın bana bir oyun oynadığını
anlıyorum, bana, hiçbir şeyden korkmayan ve kendisini çok önemli biri sanan,
inançsız, zavallı küçük adama. “
Hey! Hey, kimse yok mu?”
Bir çocukluk anısı bu:
Okulla gittiğim bir orman gezisinde yolumu kaybedişimin öyküsü. Ama
kayboluşun ruhuma verdiği duygular ruhuma yarattığı değişimler sonraları hep
rahatsız etti ruhumu. Ne zaman biraz kendimi çaresiz hissetsem, ne zaman
içinden çıkılmaz bir durumun içinde kendimi kararsız hissetsem, hep kendimi
ormanda kaybolmuş bir çocuk gibi hissederim. KARANLIĞA GİZLENEN
YALNIZLIK Bugün
de sıkıntı dolu içim. İstanbul küçücük yine, sokaklara sığamıyorum. İyi
ki sinemalar var. Sinema
salonlarının karanlığı kendi yaşamımın çıkmazlarını çağrıştırsa da, beyaz
perdenin büyülü ışıltıları umutlarımla
daha kolay özdeşleşebiliyor hemen. Bir
sinemanın karanlığındayım işte. Sinema,
efsanevi bir sığınaktı zaten hep. Karşı koyamam, direnemem. Yüreğimde ne
kadar bastırılmış duygu varsa hepsi tek tek açığa çıkar... Hemen
kaptırmıştım kendimi ışıltılara. Beyaz
perdeden bir filmin görüntüleri geçiyordu ve ben oturduğum koltukta
ayaklanmış duygularımla boğuşuyordum. Birden
bir el değdi elime. Şaşırdım...
Bir çocuk eli gibiydi. İncecik parmaklı, sıcak ve hafif. Sığınacak bir insan sıcaklığı arıyordu sanki.
Avucumun içine alıp sıktım. Bir kadın başı yaslandı o zaman omzuma. Uzun
saçları yüzüme değdi, ürperdim. Ağlayan
birinin burun çekmesi sonra. Elimi uzatıp, parmak uçlarımı yüzüne değdirdim. İçimden gelen
şaşkın bir istekle saçlarını okşadım. İç geçirdi. Ağlaması hızlanıp ses
verdi. Parmaklarımın önlerini kesemediği gözyaşları dalga dalga kabarıp,
parmaklarımın üstünden taşıyorlardı. Sonra birden dudakları elime uzandı.
Öptü, öptü, öptü... Bir
sinemanın karanlığına sığınmış bir kadın yüreğinin bütün duyguları ıslak
parmaklarımdan etime, kanıma geçiyor ve yüreğim müthiş bir fırtınaya
tutulmuşçasına titriyordu... Ne
kadar tanıdık bir sıcaklıktı, ne kadar ruhuma yakın bir iç çekme sesiydi… O an
delice bir düşünceyle yaşamımdan geçmiş bütün kadınların yüzlerini tek tek
gözlerimin öüne getirmeye çalıştım. Sanki onlardan biriydi. Bu ne kadar da
gerçeğe yakın bir algılama duygusuydu ki bütün duygularım müthiş ir girdaba
yakalanmışçasına hareket etmeye başlamışlardı içimde. Geçmiş
bir zamandan gelmiş ve beni bir sinemanın karanlığında bulmuştu. Bu
düşünceyle daha sıkı sarmak istedim onu. Ama o birden kollarımdan kurtulup, uzaklaştı benden. Boş bir
koltukta sıcaklığı kaldı yalnızca. Her şey
ne kadar da çabuk olup bitivermişti. Sinemanın
karanlığında koşmaya çalıştım arkasından. Koltuklara, insan ayaklarına
takıldım, kalın perdelere dolandım, kapılara çarptım ama yetişemedim ona. Dışarıda
ise güneş ışıklarına boğulmuş
kalabalık ve gürültülü bir cadde vardı. Ve bu
caddenin kalabalığı içinde geçmiş yaşamlarından gelen bir kadın yüzü yoktu... Burası bir oda mı? Bir odadaysam eğer, eşyalar
nerede? Tavan, duvarlar, yer nerede? Bir bahçede, bir ovada, bir
ormanda, bir deniz kıyısında da değilim. Hiçbir şey yeterince açık
değil, anlaşılmaz. Çevrem, içinde hiçbir
varlığın görülemeyeceği kadar koyu bir karanlıkla kaplı. Bense bu koyu karanlıktan zor ayırt
edilebilecek loş bir aydınlığa sıkışıp kalmışım. Bulunduğum yer konusunda duygularım oldukça
yetersiz. Ama yine de sanki çocukluğumda sevdiğim insanlarla birlikte mutlu
olduğum bir sokağı anımsar gibi oluyorum. Böyle bir duygu da bulaşmış ortamın
gizemine. Evet, karanlık her şeyi saklıyor ve bu cılız aydınlık en küçük bir
nesneyi bile aydınlatamıyor ama anımsadığım o dar ve uzun sokağa açılan bir
kapının gıcırtılarla aralanmasının sesini Bir evin boyaları yıpranmış
duvarına üst köşesinden parlak bir ışık demeti vurmuş ve donup kalmış. Bu
yüzden, içi geçmiş bu ışık demeti içinde bulunduğum zamana dair en küçük bir
ipucu vermiyor bana. Ve duygularımın varlığını algıladığı her şey de sanki bu
belirsiz zamanın içine kilitlenmiş kalmış. Her şey böyle, duygularımın
tuhaf ve anlamsız bir oyunu gibi sürüp giderken ve yine duygularım her şeyin
varlığını kuvvetle vurguluyor ama gözlerim karanlığın gizlediği hiçbir şeyi
göremiyorken ve ben kendime yönelttiğim anlamsız sorularla aklımı iyice
karıştırırken bir kadın yüzü düştü aydınlığın içine. İçinde durduğum aydınlık çok
güçsüz çevremdeki hiçbir nesneyi fark edebileceğim kadar bile aydınlatmaya
gücü yetmiyor ama benim onu görmem için bir ışığa ihtiyacım olmuyor.
Karanlığın bu ucundayım, o öteki ucunda. Uçuk mavi bir keten gömlek var
üstünde, altta mavi puvantiyeli bir etek ve uzun saçlarını tamamen örtemeyen
iğreti bir çevre başında. Çocukluğumun düşlerine giren yeni gelinler gibi bal
rengi gözleri, etli dudakları doğal bir kırmızılıkla parlıyor, rastık çekilmiş
kaşları ince bir yay gibi kıvrılmış. Hatta duygularımla onu o
kadar güçlü algılıyorum ki, onu ovanın öteki ucundaki bir köyden çocukluğumun
sokaklarına gelin getiren düğün alayının önündeki çalgı takımının klarnet ve
darbuka seslerini bütün gizemleriyle duyuyorum. İki atlı bir faytonun tentesi
altında bütün gizemiyle ve kışkırtıcı güzelliğiyle suskun, gülmemeye
tembihli, üzgün görünmeye kendini zorluyor ama gözleri bütün saçma kuralları
reddetmiş bir başkaldırıyla ışıldıyor. Ne kadar neşeli, ne kadar sevinçli ve
mutlu olmaya susamış bakıyor çevresine. Sokak boyunca oraya buraya kümeleşmiş
yeni yetme delikanlılar, aklı biraz eren iri çocuklar o gözlerin
parıltılarından bir yudum olsun kapmak için durmadan itişip kakışıp
birbirilerinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Ben ufak tefekim. Her itilip
kakılışımda en arkaya gidiveriyorum. Ama nedense yeniden ve yeniden hırsla
saldırıyorum öne geçmek için. İşte tam o sırada kenarları işlemeli beyaz bir
mendil havada uçup beni buluyor. Çevremdeki bütün çocuklar o an üzerime
çullanıveriyor. Üstüm başım toz toprak içinde ayağa kalktığımda mendil
elimdeydi ama fayton ağır ağır uzaklaşıyordu. Tam mendili kapmamın sevinci
üzüntüye dönüşecekken onu görüyorum, bana doğru bakıyor, elimdeki mendili
sallıyorum. O da el sallıyor ve gözlerinin çevresine ışıklar saçarak bana
gülümsediğini görüyorum. Tıpkı o günkü gibi ışıklar
açıyor yine gözleri. Karanlığın içinde ilerleyip sanki görünmeyen veya benim
göremediğim bir sedirin üzerine oturuyor ve eliyle yanına çağırıyor beni. Yüreğim havalanıyor birden ve
karanlığın bir mucizesini yaşamakta olduğumu düşünüyorum. O oturduğu yerde
çok rahat. Çekiciliğinin gücünü çok iyi biliyor ve pırıl pırıl gözleriyle
baştan çıkarıcı bakışlar atıyordu. Eliyle gel işareti yapıyor yeniden. Benim
tereddütlü ve çekingen duruşum gülümsetiyor onu. Sesini duyuyorum bu kez. “Gel hadi,” Gidip, bir adamlık bir ara
bırakarak oturuyorum yanına. Gülümsetiyor bu çekingenliğim onu. Kalçalarını
iyice bana yaklaştırıp yüzünü bana çeviriyor. “Niye böyle tedirgin ve ürkeksin? Kadınlar
korkutuyor mu yoksa seni?” “Hayır,” diyorum “ kadınlar
korkutmuyor, ama hayata karşı çok fazla bir isteğim kalmadı artık. Geceleri
bile artık yalnızca acı ve korku dolu düşler görüyorum ve yaşamıma bir damla
bile acının girmesini istemiyorum artık…” “İstersen konuşalım biraz,”
diyor elimi sıcacık ellerinin içine alarak. “Olur, ama dediğim gibi bana
acı verecek tek bir kelime bile duymak istemem.” “Peki, ne konuşmak istersin?” “Bilmiyorum. Dediğim gibi
acı…” “Peki, tamam… Konuşmayalım o
zaman, yalnızca dokunalım ve hissedelim.” Sessizce bakıyorum ona.
Avuçlarının içindeki elimi hafif hafif okşayarak yüzünü yüzüme iyice
yaklaştırıyor. Dudaklarının kırmızı parlak rengi o kadar kışkırtıcı ki, bir
mıknatısın bir toplu iğneyi kuvvetle kendine çekmesi gibi birden sarılıyorum
ona. Onu kendime çekiyorum acemice. Bu acemiliğim ve çekingenliğim
gülümsetiyor onu. Birden dudaklarını, bir ateşi değdirircesine dudaklarıma
yapıştırıyor. Dudaklarım her şeye razı bir teslimiyetle hemen bırakıyor
kendini. Çok uzun bir öpüşme. Zaman gizemli bir sesleniş gibi uzayıp gidiyor.
Sonra dudaklarını çekip gövdesini kollarımdan kurtarıyor ve sırtüstü uzanıyor
görünmeyen sedirin üzerine. Karanlıkta gizemli bir ışık emmiş gibi parlayan
gözleri beni kendine çekiyor hemen. Üzerine doğru eğiliyorum. O birden sıkıca
sarılıp kendine çekiyor beni. Elbiselerimiz üzerimizden yok oluyor birden. “Hadi şimdi anlat, “diyor,
çırılçıplak ve tek beden oluşumuzun ardından. Bütün gizli kalmış duygularımı
açığa çıkartmak isteyen bir sorgucu gibi hissediyorum onu o an. Ama ben konuşmak istemiyorum.
Ağzımdan çıkan kelimeler onun kadın sıcaklığının içime verdiği huzur verici
duyguyu eksilttirecek gibi tedirginlik var içimde. Bu duyguyu savuşturmak
için daha çok sokuluyorum ona. O gözlerime bakıyor, gözlerimin içinde gördüğü
ışıltılardan mutlu olmuş gibi dudaklarında tatlı bir tebessüm beliriyor. “Şimdi kendimi çok iyi hissediyorum ve bir
şey anlatmak ihtiyacı duymuyorum,” diyorum uysallığımı yenecek bir cesaret
göstererek. “İyi, öyleyse konuşma ve
biraz daha sıkı sarıl bana.” Dediğini yapıyorum ve
sırtından kavramış kollarımla hırsla kendime doğru çekiyorum onu... Tam bu sırada loş aydınlıktan
daha parlak sarı bir ışık karanlığın gizemini bozuveriyor birden. O zaman anlıyorum ki yine bir
düş bu… |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|