Hüseyin Akyüz edebiyat sayfaları

 

Hüseyin Akyüz  - Karalamalar  - Edebiyat Deyince - Blog Sayfası

Karalama defterimden

 

BİR ÇOCUKLUK ANISI

Ayağa kalkıyorum. Ürkmüş bekliyorum. Sesleniyorum, cevap yok. Bir kere daha sesleniyorum, sadece boşlukta kaybolan ken­di titrek, hüzünlü sesimi duyuyorum. Gene cevap yok. O an kor­kuyorum birden. Ayaklarımdan yukarı yükseliyor korku, kanım donuyor. Tekrar sesleniyorum, gene hiç ses yok. Çevremde yal­nızca köknarların siyah gölgeleri var, hepsi birbirinin eşi. Koşma­ya başlıyorum, bağırıyorum, sağa koşuyorum, sola koşuyorum, aklımı kaybedeceğim. Sakinleşmem lazım, az önce yürümeye başladığım yeri bulmalıyım, hayır, önce yönümü saptamak zorun­dayım, ama etrafımda, her yerde köknarların gölgeleri var. Az ön­ce her şeyi görmüştüm, ama hiçbir şey görmemiş gibiyim. Şakak­larımda damarlarım deli gibi atıyor. Doğanın bana bir oyun oyna­dığını anlıyorum, bana, hiçbir şeyden korkmayan ve kendisini çok önemli biri sanan, inançsız, zavallı küçük adama.

“ Hey! Hey, kimse yok mu?”

Bağırıyorum. Sadece haykırıyorum, uluyorum, vahşi hayvanlar gibi, deliler gi­bi. Kendi haykırışlarımla tüylerim diken diken oluyor. En hazin, en ürkütücü yankı bile bu dehşet verici sessizlikten iyidir. Burada ses, suya doymuş at­mosfere ve yoğun sise gömülüp kayboluyor. O zaman, sesimi du­yurmayı bile başaramayacağımı anlıyorum ve bir anda bütün ce­saretimi, ümidimi kaybediyorum. Ve orman o zaman daha da karanlıklaşıyor, bildiğim tanıdığım bütün sesler yitip gidiyor belleğimden, onlar nasıl bir şeylere benziyorlardı, tonları tınıları, nasıldı hiç anımsayamıyorum.  Ağaçların gövdeleri daha da kalınlaşıyor, çalılıklar büyüyor, sarmaşıklar, ağaç dalları uzuyor, yapraklar devleşiyor, her şey ormanda ne kadar bitki varsa elbirliği sözbirliği etmişçesine devleşerek bütün çevremi bir parmak ucum bile geçemeyecek kadar bir sıklıkla sarıyorlar bütün çevremi. Ve karanlık. Ve karanlıkta alev parçaları gibi ışıyan yabani hayvan gözleri dolduruyor her yeri. Ve sesler. Homurtular, hırıltılar, yüreğimi hırpalayan ulumalar, vahşi hırlamalar, diş gıcırtıları, kızgın homurtular yükseliyor her yerden.

Bir çocukluk anısı bu: Okulla gittiğim bir orman gezisinde yolumu kaybedişimin öyküsü. Ama kayboluşun ruhuma verdiği duygular ruhuma yarattığı değişimler sonraları hep rahatsız etti ruhumu. Ne zaman biraz kendimi çaresiz hissetsem, ne zaman içinden çıkılmaz bir durumun içinde kendimi kararsız hissetsem, hep kendimi ormanda kaybolmuş bir çocuk gibi hissederim.

 

KARANLIĞA GİZLENEN YALNIZLIK

Bugün de sıkıntı dolu içim. İstanbul küçücük yine, sokaklara sığamıyorum.

İyi ki sinemalar var.

Sinema salonlarının karanlığı kendi yaşamımın çıkmazlarını çağrıştırsa da, beyaz perdenin büyülü ışıltıları  umutlarımla daha kolay özdeşleşebiliyor hemen.

Bir sinemanın karanlığındayım işte.

Sinema, efsanevi bir sığınaktı zaten hep. Karşı koyamam, direnemem. Yüreğimde ne kadar bastırılmış duygu varsa hepsi tek tek açığa çıkar...

Hemen kaptırmıştım kendimi ışıltılara.

Beyaz perdeden bir filmin görüntüleri geçiyordu ve ben oturduğum koltukta ayaklanmış duygularımla boğuşuyordum.

Birden bir el değdi elime.

Şaşırdım... Bir çocuk eli gibiydi. İncecik parmaklı, sıcak ve hafif. Sığınacak  bir insan sıcaklığı arıyordu sanki. Avucumun içine alıp sıktım. Bir kadın başı yaslandı o zaman omzuma. Uzun saçları yüzüme değdi, ürperdim.

Ağlayan birinin burun çekmesi sonra. Elimi uzatıp, parmak  uçlarımı yüzüne değdirdim. İçimden gelen şaşkın bir istekle saçlarını okşadım. İç geçirdi. Ağlaması hızlanıp ses verdi. Parmaklarımın önlerini kesemediği gözyaşları dalga dalga kabarıp, parmaklarımın üstünden taşıyorlardı. Sonra birden dudakları elime uzandı. Öptü, öptü, öptü...

Bir sinemanın karanlığına sığınmış bir kadın yüreğinin bütün duyguları ıslak parmaklarımdan etime, kanıma geçiyor ve yüreğim müthiş bir fırtınaya tutulmuşçasına titriyordu...

Ne kadar tanıdık bir sıcaklıktı, ne kadar ruhuma yakın bir iç çekme sesiydi…

O an delice bir düşünceyle yaşamımdan geçmiş bütün kadınların yüzlerini tek tek gözlerimin öüne getirmeye çalıştım. Sanki onlardan biriydi. Bu ne kadar da gerçeğe yakın bir algılama duygusuydu ki bütün duygularım müthiş ir girdaba yakalanmışçasına hareket etmeye başlamışlardı içimde.

Geçmiş bir zamandan gelmiş ve beni bir sinemanın karanlığında bulmuştu. Bu düşünceyle daha sıkı sarmak istedim onu. Ama o birden  kollarımdan kurtulup, uzaklaştı benden.

Boş bir koltukta sıcaklığı kaldı yalnızca.

Her şey ne kadar da çabuk olup bitivermişti.

Sinemanın karanlığında koşmaya çalıştım arkasından. Koltuklara, insan ayaklarına takıldım, kalın perdelere dolandım, kapılara çarptım ama yetişemedim ona.

Dışarıda ise güneş ışıklarına boğulmuş  kalabalık ve gürültülü bir cadde vardı.

Ve bu caddenin kalabalığı içinde geçmiş yaşamlarından gelen bir kadın yüzü yoktu...

 

 

BİR DÜŞTEN NOTLAR

Burası bir oda mı? 

Bir odadaysam eğer, eşyalar nerede?  Tavan, duvarlar, yer nerede?

Bir bahçede, bir ovada, bir ormanda, bir deniz kıyısında da değilim.

Hiçbir şey yeterince açık değil, anlaşılmaz.

Çevrem, içinde hiçbir varlığın görülemeyeceği kadar koyu bir karanlıkla kaplı.  Bense bu koyu karanlıktan zor ayırt edilebilecek loş bir aydınlığa sıkışıp kalmışım.

 Bulunduğum yer konusunda duygularım oldukça yetersiz. Ama yine de sanki çocukluğumda sevdiğim insanlarla birlikte mutlu olduğum bir sokağı anımsar gibi oluyorum. Böyle bir duygu da bulaşmış ortamın gizemine. Evet, karanlık her şeyi saklıyor ve bu cılız aydınlık en küçük bir nesneyi bile aydınlatamıyor ama anımsadığım o dar ve uzun sokağa açılan bir kapının gıcırtılarla aralanmasının sesini duyuyorum sanki bir an. Ayni anda, uzaktan, ufuk çizgisine kadar göz alabildiğine uzanan ayçiçeği tarlaları üstüne birikmiş koyu renkli bulutlardan gelen keskin bir yağmur kokusu ile birlikte birkaç iri yağmur tanesi çarpıyor yüzüme. Bu serin değişim duygularımı daha da yoğunlaştırıyor ve sokağı daha iyi canlandırıyorum belleğimde. Terk edilmiş gibi, kimseler yok görünürlerde; ne oynayan bir çocuk,  ne de kuyruksallayan bir köpek. Bu durum mutlu olduğum günlerin belleğimdeki sokak görüntüsüyle benzeşmiyor pek.

Bir evin boyaları yıpranmış duvarına üst köşesinden parlak bir ışık demeti vurmuş ve donup kalmış. Bu yüzden, içi geçmiş bu ışık demeti içinde bulunduğum zamana dair en küçük bir ipucu vermiyor bana. Ve duygularımın varlığını algıladığı her şey de sanki bu belirsiz zamanın içine kilitlenmiş kalmış.

Her şey böyle, duygularımın tuhaf ve anlamsız bir oyunu gibi sürüp giderken ve yine duygularım her şeyin varlığını kuvvetle vurguluyor ama gözlerim karanlığın gizlediği hiçbir şeyi göremiyorken ve ben kendime yönelttiğim anlamsız sorularla aklımı iyice karıştırırken bir kadın yüzü düştü aydınlığın içine.

İçinde durduğum aydınlık çok güçsüz çevremdeki hiçbir nesneyi fark edebileceğim kadar bile aydınlatmaya gücü yetmiyor ama benim onu görmem için bir ışığa ihtiyacım olmuyor. Karanlığın bu ucundayım, o öteki ucunda. Uçuk mavi bir ke­ten gömlek var üstünde, altta mavi puvantiyeli bir etek ve uzun saçlarını tamamen örtemeyen iğreti bir çevre başında. Çocukluğumun düşlerine giren yeni gelinler gibi bal rengi gözleri, etli dudakları doğal bir kırmızılıkla parlıyor, rastık çekilmiş kaşları ince bir yay gibi kıvrılmış.

Hatta duygularımla onu o kadar güçlü algılıyorum ki, onu ovanın öteki ucundaki bir köyden çocukluğumun sokaklarına gelin getiren düğün alayının önündeki çalgı takımının klarnet ve darbuka seslerini bütün gizemleriyle duyuyorum. İki atlı bir faytonun tentesi altında bütün gizemiyle ve kışkırtıcı güzelliğiyle suskun, gülmemeye tembihli, üzgün görünmeye kendini zorluyor ama gözleri bütün saçma kuralları reddetmiş bir başkaldırıyla ışıldıyor. Ne kadar neşeli, ne kadar sevinçli ve mutlu olmaya susamış bakıyor çevresine. Sokak boyunca oraya buraya kümeleşmiş yeni yetme delikanlılar, aklı biraz eren iri çocuklar o gözlerin parıltılarından bir yudum olsun kapmak için durmadan itişip kakışıp birbirilerinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Ben ufak tefekim. Her itilip kakılışımda en arkaya gidiveriyorum. Ama nedense yeniden ve yeniden hırsla saldırıyorum öne geçmek için. İşte tam o sırada kenarları işlemeli beyaz bir mendil havada uçup beni buluyor. Çevremdeki bütün çocuklar o an üzerime çullanıveriyor. Üstüm başım toz toprak içinde ayağa kalktığımda mendil elimdeydi ama fayton ağır ağır uzaklaşıyordu. Tam mendili kapmamın sevinci üzüntüye dönüşecekken onu görüyorum, bana doğru bakıyor, elimdeki mendili sallıyorum. O da el sallıyor ve gözlerinin çevresine ışıklar saçarak bana gülümsediğini görüyorum.

Tıpkı o günkü gibi ışıklar açıyor yine gözleri. Karanlığın içinde ilerleyip sanki görünmeyen veya benim göremediğim bir sedirin üzerine oturuyor ve eliyle yanına çağırıyor beni.

Yüreğim havalanıyor birden ve karanlığın bir mucizesini yaşamakta olduğumu düşünüyorum. O oturduğu yerde çok rahat. Çekiciliğinin gücü­nü çok iyi biliyor ve pırıl pırıl gözleriyle baştan çıkarıcı bakışlar atıyordu.

 Eliyle gel işareti yapıyor yeniden. Benim tereddütlü ve çekingen duruşum gülümsetiyor onu. Sesini duyuyorum bu kez.

“Gel hadi,”

Gidip, bir adamlık bir ara bırakarak oturuyorum yanına. Gülümsetiyor bu çekingenliğim onu. Kalçalarını iyice bana yaklaştırıp yüzünü bana çeviriyor.

 “Niye böyle tedirgin ve ürkeksin? Kadınlar korkutuyor mu yoksa seni?”

“Hayır,” diyorum “ kadınlar korkutmuyor, ama hayata karşı çok fazla bir isteğim kalmadı artık. Geceleri bile artık yalnızca acı ve korku dolu düşler görüyorum ve yaşamıma bir damla bile acının girmesini istemiyorum artık…”

“İstersen konuşalım biraz,” diyor elimi sıcacık ellerinin içine alarak.

“Olur, ama dediğim gibi bana acı verecek tek bir kelime bile duymak istemem.”

 “Peki, ne konuşmak istersin?”

“Bilmiyorum. Dediğim gibi acı…”

“Peki, tamam… Konuşmayalım o zaman, yalnızca dokunalım ve hissedelim.”

Sessizce bakıyorum ona. Avuçlarının içindeki elimi hafif hafif okşayarak yüzünü yüzüme iyice yaklaştırıyor. Dudaklarının kırmızı parlak rengi o kadar kışkırtıcı ki, bir mıknatısın bir toplu iğneyi kuvvetle kendine çekmesi gibi birden sarılıyorum ona. Onu kendime çekiyorum acemice. Bu acemiliğim ve çekingenliğim gülümsetiyor onu. Birden dudaklarını, bir ateşi değdirircesine dudaklarıma yapıştırıyor. Dudaklarım her şeye razı bir teslimiyetle hemen bıra­kıyor kendini. Çok uzun bir öpüşme. Zaman gizemli bir sesleniş gibi uzayıp gidiyor. Sonra dudaklarını çekip gövdesini kollarımdan kurtarıyor ve sırtüstü uzanıyor görünmeyen sedirin üzerine. Karanlıkta gizemli bir ışık emmiş gibi parlayan gözleri beni kendine çekiyor hemen. Üzerine doğru eğiliyorum. O birden sıkıca sarılıp kendine çekiyor beni. Elbiselerimiz üzerimizden yok oluyor birden.

“Hadi şimdi anlat, “diyor, çırılçıplak ve tek beden oluşumuzun ardından. Bütün gizli kalmış duygularımı açığa çıkartmak isteyen bir sorgucu gibi hissediyorum onu o an.

Ama ben konuşmak istemiyorum. Ağzımdan çıkan kelimeler onun kadın sıcaklığının içime verdiği huzur verici duyguyu eksilttirecek gibi tedirginlik var içimde. Bu duyguyu savuşturmak için daha çok sokuluyorum ona. O gözlerime bakıyor, gözlerimin içinde gördüğü ışıltılardan mutlu olmuş gibi dudaklarında tatlı bir tebessüm beliriyor.

 “Şimdi kendimi çok iyi hissediyorum ve bir şey anlatmak ihtiyacı duymuyorum,” diyorum uysallığımı yenecek bir cesaret göstererek.

“İyi, öyleyse konuşma ve biraz daha sıkı sarıl bana.”

Dediğini yapıyorum ve sırtından kavramış kollarımla hırsla kendime doğru çekiyorum onu...

Tam bu sırada loş aydınlıktan daha parlak sarı bir ışık karanlığın gizemini bozuveriyor birden.

O zaman anlıyorum ki yine bir düş bu…

 

 

 

Ana Sayfaya Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız

 

 

Sayfalardaki yazı ve resimlerden kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

 

Son güncelleme: 18.Şubat.2008