Hüseyin Akyüz edebiyat sayfaları

 

Hüseyin Akyüz  - Karalamalar  - Edebiyat Deyince - Blog Sayfası

 

GİZLİ DÜŞLER  ODASI

 

Tutucu bir kişilik sahibi değildim, ama nedense bilgisayarla çalışmaya karşı hep bir yabancılık duygusu içinde oldum. Zaten oldum olası elektronik aletleri pek sevmem. Bilgisayar teknolojisi de sanki bana inat, baş döndürücü bir hızla gelişiyor ve salgın bir hastalık gibi ortalığa yayılıyordu. Öğrencilerim arasında derslere çanta bilgisayarıyla girenler bile vardı. Sonra çevremdeki insanların çoğu e-mail denilen elektronik adreslere sahipti. İletişim kurma artık mektupla yazışmalardan bilgisayarla mesaj göndermelere dönüşmüştü. İstenildiğinde bu elektronik mesajlara fotoğraflar, sayfalarca yazılar, bilgisayar programları da eklenebiliyordu.

Geçen yıl doğum günümde yurtdışındaki bir arkadaşımdan ilginç ve güzel bir hediye almam bilgisayarlar konusundaki tutucu davranışımı değiştirmeme neden oldu. Arkadaşımın hediyesi, yıllarca sahip olmak istediğim dünyaca ünlü bir arkeoloji ansiklopedisiydi. Böyle bir esere sahip olduğum için çok sevinçliydim, ama bu ansiklopediyi kullanmam olanak dışı olduğu için de oldukça üzüntülüydüm. Çünkü, ansiklopedi ancak bilgisayar ortamında çalıştırılabilen 10 adet cd’den oluşuyordu ve benim bir bilgisayarım yoktu. Cd’lerin kutuları üzerindeki renkli fotoğraflara günlerce boyun bükerek baktıktan sonra  bir bilgisayar almaktan başka çözüm yolu olmadığına karar verdim.

Meğer benim içimde bilgisayar  kullanma hastası bir adam gizliymiş de ben farkında değilmişim. Bilgisayar kullanmayı çok çabuk öğrenmiş ve ansiklopedinin cd’lerini kısa zamanda didik didik etmiştim. Öğrencilikten doçentliğe uzanan sürede taradığım yüzlerce kitap ve derginin içerdiğinin çok daha fazlasına bir anda erişmenin bana verdiği keyifle hemen yeni programlar aramaya başlamıştım. Eskiden eve kapanıp oturmayı pek sevmezdim, ama artık üniversitede dersim bitince doğru evin yolunu tutuyor, kapıdan içeriye girer girmez de hemen bilgisayarın başına çöküyordum. Bütün çalışmalarım artık bilgisayar başında oluyordu. İnternet bağlantısı yaptırmış, ben de artık bir elektronik adrese sahip olmuştum. Arkeoloji ve sanat tarihi üstüne yazılar hazırladığım dergiye de yazılarımı bu yolla yollamaya başlamıştım.

Bir akşam eve gelip bilgisayarımı açtığımda ekranın sol üst köşesinde küçük bir işaret gördüm. Yanlışlıkla bir P harfi vurdum sandım ama silemedim. Üstelik ben onu silmeye çalışırken o biraz daha büyüyüp yirmi punto büyüklüğünde bayrağı andıran bir simge oldu. Önemli bir yazıyı tamamlamak gerektiği için bu simgeyi pek önemsemedim, az sonra da unuttum. Yazıyı bitirmiş, kendime bir kahve hazırlamak için mutfağa gitmiştim, geri döndüğümde bir baktım ekranda küçük bir korsan bayrağı dalgalanıyor. Şu üzerinde kuru kafa resmi olan kara bayraklardan.

Korsan bayrağı bana oldukça ilginç gelmişti doğrusu, bir süre onu beğeniyle izlemeden edemedim. Bilgisayarıma yeni sahip olduğum günlerde böyle ilginç programlara karşı da bir merak doğmuştu bende. Özellikle de ekran koruyuculara. O kadar değişik ekran koyucuları yapıyorlardı ki, sanki bir yarış içindeydi bu işle uğraşanlar. Dönen küpler, kayan yazılar, uzayda yolculuk, ünlü ressamların yapıtları, karikatürler, öpücük gönderen kızlar, hediye dağıtan Noel babalar… Ben de nerede yeni bir ekran koruyucu bulsam hemen bilgisayarıma kaydediyordum. Sonra birisi bunlarla birlikte virüs de alırsın, bilgisayarın göçer gider diye uyarınca hepsini istemeden temizlemiştim. Bu korsan bayrağı o ekran koruyuculardan biri olmalıydı.

Kahvemi içerken onu çalıştıran dosyayı bulup silmek istedim, ama ekran koruyucular arasında böyle bir dosya yoktu. Sonra belki yanlışlıkla başka bir programın içine karışmıştır diye düşünerek ana bellekteki bütün programları didik didik etmeme rağmen dosyayı bulamadım. Vakit oldukça geç olmuştu, üstelik sabahleyin önemli bir toplantıya yetişmek için erkenden kalkmam gerekti, bu yüzden bilgisayarımı kapatıp yattım. Ertesi gün de işlerimin yoğunluğu nedeniyle o korsan bayrağını hiç hatırlamadım. Akşam bilgisayarı açtığımda, daha ana sayfa ekrana gelir gelmez göründü. Bu kez altında bir de mesaj vardı.

GİZLİ DÜŞLER ODASINI  BUL!…

Birinci ipucu : Anjelik’in sevgilisi kimdi?...

Yanıt : ………………

 

Soru soran ve yanıt bekleyen bir ekran koruyucuya o ana kadar hiç rastlamıştım doğrusu. Ne olacağını merak ettiğimden yanıt yazılması için noktalanarak boş bırakılmış yere rasgele bir isim yazdım ve enter tuşuna bastım. Yazdığım isim bilgisayardaki genel hataları ikaz eden keskin bir ding sesinin ardından silindi. Sonra başka bir isim daha yazdım, ama o da ding sesinden sonra silinip gitti. Üçüncü isimden sonra bayrağın altında yeni bir mesaj göründü.

 

Sorunun yanıtını kendi belleğinde ara!…

 

Bu bir ekran koruyucu değildi demek. O zaman bir oyun olmalıydı. Ama böyle bir oyun programını yüklediğimi hiç hatırlamıyordum. Belki evime gelip giden arkadaşlardan biri denemek için yükleyip bırakmıştı. Bu kez ana bellekteki bütün oyun programlarını tek tek taradım,  tek tek çalıştırdım, ama bir sonuç elde edemedim. İşin içinden çıkamayacağımı anlayınca bilgisayardan çok iyi anlayan bir öğrencime telefon edip yardım istedim.

“Son zamanlarda çok manyakça virüs programları yapıyorlar hocam!” dedi öğrencim. “Her biri müthiş bir zeka ürünü... En iyi virüs tarama programları bile onlarla başa çıkamıyor. Siz yine de elinizdeki virüs programıyla bir deneyin...”

Güçlü bir virüs tarama programım vardı, onunla ana belleği defalarca taradıysam da bir sonuç alamadım. Korsan bayrağı da ekranın sol üst köşesinde dalgalanmasını sürdürdü. Gece epeyi geç olmuştu, uğraşmaktan bıkıp yattım. Uyuyamadım ama, Anjelik ismi kafama takılmıştı bir kez. Gece saat ikiydi, kalkıp kendime bir kahve yaptım ve salona geçip oturdum. Kahvemi yudumlarken yıllarca önce ilk gençliğimde seyrettiğim bir macera filminin kadın kahramanının isminin Anjelik olduğunu hatırladım. Film çok ilgi görmüş sinemalarda haftalarca oynamıştı. Anjelik adlı bir kadının serüvenden serüvene koşmalarını anlatan filmde eski Fransız saraylarından şatolarına, kılıç düellolarından korsan baskınlarına kadar bu tür filmlerden hoşlanan seyirciyi memnun edecek her şey vardı. Bunlara Anjelik’in zarif bedenini bütün güzelliğiyle ortaya seren sevişme sahnelerini de eklediğimizde bizim (benim ve arkadaşlarımın) gözümüzde hemen beş yıldızlık bir film oluvermişti. Film haftalarca da  gösterimde kalmıştı.

İlk hafta Pazar günü gitmiş, bilet gişeleri önündeki sonu görünmeyen kuyruklar cesaretimizi kırmış sıraya bile girmeden geri dönmüştük. Sonraki pazar sabah erkenden sinema gişesinin önünde sıraya girmemize karşın bilet alabilmek için yine de saatlerce beklemek zorunda kalmıştık. O günü çok iyi hatırlıyorum, çünkü sokaklarda bir karış kar vardı. Beş kişi, yani tam takım gitmiştik. Ben, Hasan, Kenan, Ersin ve Vedat.  Hava öyle soğuktu ki açık havada bir beş dakika dikilmek bile insanın nefesini kesiyordu. Bu yüzden hemen yakındaki bir kahvehaneye girmiş ve kağıt oyununa oturmuştuk. Her elde kaybeden gidip bilet sırasındakini değiştiriyor, değişen gelip oyuna dördüncü olarak katılıyordu. Böylelikle hem iyi zaman geçirmiş oluyorduk, hem de kimse soğuktan gebermiyordu. Sonra  düşlerimizin tam ortasına bir bomba gibi düşen filmi de büyük bir keyifle seyretmiş, çok etkilenmiştik.

Tam yirmi üç yıl öncesiydi. Yüzümde ister istemez tatlı bir tebessüm belirdi. Kalkıp çalışma odasına gittim. Eski fotoğrafları koyduğum bir albüm vardı, onu alıp yeniden salona döndüm. Albümdeki fotoğrafların hepsi de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma aitti. Onlara tek tek baktım ve unuttuğumu sandığım birçok şeyi yeniden anımsadım.

İstanbul’un bir gecekondu mahallesinde oturuyorduk. Küçük bir bahçesi olan tek katlı, iki odalı bir evimiz vardı. Bahçede her yıl meyve veren iki kayısı ağacımızın yanında, babaannemin bütün gününü onların arasında geçirdiği bir sürü  de çiçek ekiliydi. Sokağa çıktığımızda oyun yeri sıkıntımız olmazdı. İrili ufaklı onlarca boş arsa bizim için ayrılmıştı sanki. Futboldan saklambaca, savaş oyunlardan kuş avlamaya kadar düşünebileceğimiz her şeye uygundu buralar. Deniz de yakındı. Büyüklerimizin bütün yasaklamalarına karşın deniz kıyısı en sevdiğimiz yerlerden biriydi. O zamanlar Marmara'nın suyu da pırıl pırıldı. Uyduruk oltalarla balık tutmaya çalışır, donca girdiğimiz denizde kayalardan midye toplar, kumlarda kaleler yapar, dalgaların kıyıya attığı bir sürü eşyayı da kucak kucak mahalleye taşırdık. Şimdi şu hilkat garibesi gibi görünen kenti gözlerimin önüne getirip, çiçeği ancak  balkondaki yada penceredeki saksılarda görebilen yaşlı kadınları, bir topun peşinden koşturabilmek için ara sokaklardan bile  hızla geçen otomobillerin altında kalmayı göze alan çocukları düşünüyorum da bütün yoksulluğumuza karşın çocukluğumu bizim için cennet sayılabilecek bir yerde geçirmiş olduğumu daha iyi anlıyorum.

Anjelik filminin oynadığı yıl hepimiz on altı on yedi yaşlarındaydık. Ben ve Vedat Liseye gidiyorduk. Ötekiler ailelerinin yoksulluğu nedeniyle okulu çoktan bırakmışlar çalışıp para kazanmaya başlamışlardı. İçimizde en iri yapılı olan Hasan Bakırköy'de bir giyim mağazasında tezgahtarlık yapıyor, Kenan ise muhasebeci yanında çalışıyor, Ersin babasının küçük bir marangoz atölyesi olduğu için oraya gidip geliyordu. Gündüzleri birbirimizi görme olanağı yoktu, bu yüzden akşamları Semih’in  dükkanında yani Liman’da buluşurduk.

Liman, tam caddeye çıkan bir sokağın başındaydı. Mahallenin tek gazete satan yeriydi. Karşıdan bakıldığında camında ‘Sigara ve gazete satılır’ yazılı bir kağıt yapıştırılmış tahta bir kapı ve ardında sigara paketi dizinleri olan küçük bir pencere görünürdü. Kapıdan içeriye girildiğinde ise insan dükkanın büyüklüğüne şaşardı. Günlük gazeteler, haftalık dergiler, mecmular girişte sağdaki uzun ağaç masanın  üzerinde yan yana dizili dururlardı. Semih, masanın arkasında, penceredeki sigaralarla masanın üstündeki günlük gazetelere uzanabileceği  bir yerde otururdu. Daha uzakta duranlarla karşı  duvarda raflarda olanları müşteriler kendileri alırlardı. Hemen hemen her akşam aynı saatte toplandığımız bu yere Ersin’in koyduğu ‘Liman’ ismi özel bir anlam verir, buluşmalarımıza tatlı bir gizemlik katardı.

 Semih'in küçük yaştan beri ayakları tutmuyordu. İlkokul sıralarında iki koltuk değneğiyle birkaç sene okula gidip gelmiş, sonraları koltuk değneğiyle de olsa yürüyemez olup okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Semih’in babası Bayram Amca iplik fabrikasında işçiydi. Durumuna çok üzüldüğü oğlu için böyle bir iş düşünmüş, evlerinin en büyük odasını arkadan kapı pencere açarak caddeye bakan bir dükkan haline getirmişti. Semih, masanın arkasındaki, marangoza özel olarak yapılmış yüksekçe bir sandalyede gün boyu sessizce oturur, kimi zaman küçük pilli radyosuna kendini kaptırarak, kimi zaman da sokaktan gelip geçenleri seyrederek sigara veya  gazete almaya gelecek birilerini beklerdi.

Ötekiler çalıştıkları için gündüzleri buraya uğrama olanakları yoktu, ama Vedat ile ben ne zaman boş zaman bulsak hemen oraya koştururduk. Bizi oraya çeken karşı duvardaki tahta rafları tıka basa dolduran eski kitaplar, yerli yabancı sinema mecmuaları, çizgi romanlardı. O raflarda her gittiğimizde yeni bir kitap yada dergi keşfeder bir köşeye çömelip okurduk. Bayram Amca, her hafta gider bir yerlerden bir çuval eski kitap, dergi daha getirir dükkanın bir köşesine bırakır,  onları çuvaldan çıkartıp raflara yerleştirmek de bize çok heyecanlı ve zevkli gelirdi. Bayram Amca, oğlunun yanında bulunmamızdan memnun olur, rafları karıştırmamıza kızmazdı. Biz de arada Semih’e yardımcı olur, çocukların birbirine karıştırıp dağıttığı dergileri kitapları düzenler, hafta sonu iadeye gidecek gazete ve dergileri paketlerdik. Tekel deposuna gidip sigara almak da yaptığımız işlerdendi. 

Akşamları yemekten sonra hiç aksatmadan herkes orada olurdu. O gün karşılaştığımız olaylar abartılarak anlatılır, sinemalarda oynayan yeni filmlerden söz edilir, sonra söyleşiler koyulaştıkça herkes en uçuk düşüncelerini ortaya dökerdi. Anlattıklarımız hep ya macera romanlarının ya da gördüğümüz filmlerin etkisinde kurulmuş düşler olur, dakikalar ilerledikçe her birimiz bir Hollywood yıldızı kimliğine bürünmeye başlardık. Ben Tony Curtis’tim ve İkinci Dünya Savaşındaki Amerikalı bir subay olup cephede müthiş bir aşkı yaşamaya bayılırdım. Ersin Tarzan’dı ve saçlarını bile hep Johnny Weismüller gibi uzatmaya çalışırdı. Vedat Humphrey Bogart’dı; usta bir dedektifti ve otel odalarında uzun boylu kadınlarla sevişmeye bayılırdı. Kenan, batının hızlı bir kovboyu olmakla Kızılderili bir cengaver olmak arasında gider gelirdi, ama yine de kovboy bir Clint Eastwood kimliği onun için vazgeçilmezdi. Hasan en irimiz, en güçlümüz, en sertimiz, en kavgacımızdı. O Üç Silahşörlerdeki Dartanyan’dı. Bu kahramanı ustaca canlandıran Jean Marais’e de biraz benzetirdik onu zaten. Hasan, Anjelik filmlerinden sonra kendini yenilemiş, büyük bir savaş yelkenlisinin kaptanı olmuştu. Akdeniz’in uçsuz bucaksız sularında korsan gemileri kovalamak, güzel Anjelik uğruna kılıçlı düellolar yapmak tam onun işiydi.

Semih’in babası kimi haftalar gece çalışırdı. Gündüz uyur, akşam üstü kalkıp Semih'in yanına uğrar ondan sonra fabrikanın yolunu tutardı. O gece fabrikada çalışır sabahleyin de kendini yorgun argın eve zor atardı. Onun böyle gece çalıştığı zamanlar birer şişe bira biraz da kabuklu fıstık alır öyle giderdik Liman’a. Hafif alkol kanımızı ateşleyip daha cesur düşler kurmamıza neden olduğu için bu biralı akşamlarda söyleşilerimizden daha çok zevk alırdık. Semih ise hep bizi dinler, ama birkaç kısa soru veya yanıttan öte söyleşilerimize katılmazdı. Aslında onun bu tutumu hiç de umurumuzda olmazdı. Onun hiç gülmeyen, hep asık duran suratına Liman’ın hatırına katlanırdık. Üstelik onun bacaklarının sakatlığı bizi üzer, içimizdeki acıma duygusunun söyleşilerimizin o büyülü havasını bozacağından korkardık, ama yine buluşmak için başka bir yer aramayı aklımızdan bile geçirmezdik.

 Seher’i bir bayram günü keşfetmiştik. O gün sabahtan daha Liman’ın önünde toplanmış bir bayram ve tatil gününün verdiği sevinçle şakalaşıyor ve dört gün sürecek tatilde neler yapabileceğimizi düşünüyorduk. Herkesten değişik bir öneri geliyordu. En ilginci de Kenan’ınkiydi. Dayısının Büyük çekmece gölü çevresinde bir evi vardı. Söylediğine göre ev boştu. Oraya gidelim diyordu. Dayısının sandalından, göldeki balıklardan, çevredeki ağaçlıklardan bahsediyordu. Sandalla balığa çıkarız, diyordu. Nah bu kadar balıklar var gölde. İki tanesi bile yeter hepimize. Balıkları pişirmek için göl kenarında kocaman bir de ateş yakarız…

Tam bu zevkli söyleşinin arasında sokakta bir kız belirdi.  Uzun boyluydu ve  kumral saçları mavi elbisesinin omuzlarına kıvır kıvır dökülüyordu. Birden susmuştuk ve hepimiz de  bu güzel yaratığın  narin adımlarla önümüzden  geçişini seyretmeye dalmıştık.

“Kim bu kız yaa?” dedi Ersin. Kız önümüzden geçip ilerdeki sokağa girip gözden kaybolmuştu, oysa o hala kız sanki orada duruyormuşçasına sokağın köşesine bakıyordu. Kimse tanımıyordu kızı. Mahalleden birinin bayram ziyaretine gelen akrabası olmalıydı. Hepimiz onu unutmuş görünsek de, az sonra birbirimize belli etmeden sokak aralarında onu aramaya başlamıştık. Aslında mahallemizde oturan, ama o ana kadar farkında olmadığımız o kız Seher’di. Onu hemen mahallenin  en güzel kızı ilan edivermiştik. Bu kadar güzel bir kızın mahallemizde  yaşadığına inanmak zor geliyordu bize. Aslında o kadar toyduk ki, hepimiz sinemalardaki filmlerin canlı yaşamlarıyla o kadar tıka basa doluyduk ki, hepimiz bir sevgilimizin olmasını o kadar çok istiyorduk ki, kızcağız hemen o an herkesin kalbindeki sevgili oluvermişti. Benim için Nathalie Wood’du,  Vedat için Brigitte Bardot, Ersin için Jena, Kenan için Sophia Loren, Hasan için ise o  ünlü korsan filmlerindeki Anjelik’ti.

Hepimiz ona aşık olduk, ama ilk söylemeye cesaret eden Hasan oldu. Bir akşam Limanda söyleşimizin en koyu anında şıp diye kesti sesimizi.

“O kız benim!” dedi. “O Anjelik!... Bu konuda gayet ciddiyim. Bundan sonra onun hakkında olur olmaz sözler söylenmesini istemiyorum. Aramızda onun adı hep saygıyla anılmalı…”

Hiç birimiz ona karşı çıkmadık. Sustuk ve düşlerimizi yüreğimize gömdük. Ama    içerledik, kendimizi dolandırılmış, aldatılmış gibi hissettik. O andan itibaren de Seher birden yaşamımızdan çıkıverdi. Büyüsünü yitirmişti artık. Hatta çirkindi bile. Çevrede onun gibi bir sürü kız vardı. Bir gün gözlerinin yeşil değil açık kahve olduğunu fark ettik.  Üstelik bacakları da biraz çarpıktı.

Hasan, gerçekten de kıza kötü tutulmuş gibiydi. Akşamları işten döndüğünde, hafta sonları ise daha sabahtan kızların evinin sokak başına dikiliyor, sonra saatlerce bir aşağı bir yukarı gezinip duruyordu sokakta. Kız ne zaman sokağa çıksa hemen peşine takılıyor, onunla iki kelime olsun konuşmaya çalışıyordu. Hasan kızlarla arkadaşlık konusunda en deneyimli olanımızdı, ama bu kez nedense işi bitiremiyordu. Kız onun ısrarlı asılmalarına karşı çekingen ve suskun kalıyor, bir türlü ağzından olumlu bir yanıt çıkmıyordu. O sıralar kızın peşine başka mahalleden bir delikanlı daha  düştü. Bu bizi gizli gizli sevindirirken, Hasan’ı deli etti. Bir akşam üstü delikanlının yolunu kesmiş, rahat bırak kızı diye. Öteki diretmiş, rest çekmiş. Biri öfkeli öteki inatçı, olan olmuş. Hasan yanına aldığı bıçağı ötekinin karnına geçirivermiş. Olayı ertesi gün duyduk. Delikanlı hastanede bir süre yattıktan sonra çıktı. Hasan’ı ise o günden sonra bir daha hiç görmedik. Duyduğumuza göre İngiltere'de okuyan abisinin yanına kaçmıştı.

Birden silkindim. O yılları düşünmeye kendimi öylesine kaptırmışım ki albüm bile elimden kayıp yere düşmüş, içindeki fotoğraflar halının üstüne dağılmıştı. Üstelik kahvem de buz gibi olmuştu. Kalkıp albümü yerine koydum. Sonra kendime yeni bir kahve yaptım. Bu kez salona değil çalışma odasına gittim. Sanırım bu yoğun düşünme sırasında bilgisayardaki soruya bir yanıt bulmuştum. Bilgisayarı açtım ve yanıt yerine bulduğum ismi yazdım.

 

Yanıt : Hasan …

 

Bilgisayardan yanıtın yanlış olduğunu ikaz eden o ding sesi yeniden duyuldu. Tam bilgisayardaki ne olduğu belirsiz oyunun kendi yaşamımla ilgisi olduğunu sandığım için saçmaladığımı düşünüyordum ki, bu kez yanıt yerine aklıma gelen öteki kelimeyi yazdım.

 

Yanıt : Kaptan …

 

Sonuç olumluydu. Yanıt doğruydu ve ekranda yeni bir mesaj belirmişti.

 

 

 

 

GİZLİ DÜŞLER ODASINI  BUL!…

İkinci ipucu : Kaptan niye döndü?...

Yanıt : ………………

 

Artık hiç şüphem yoktu ki bilgisayarıma nasıl girdiğini bilmediğim bu programın yapımcısı geçmişteki yaşamıma ilgi duyan birisiydi. Benden gizlerin saklandığı odayı bulmamı isteyen bu kişi ya eski arkadaş grubundan birisiydi, ya da  geçmişimle ilgili birçok ayrıntılı bilgiyi bir şekilde elde etmişti. Acaba kimdi? Arada sırada  buluştuğumuz Vedat’ın dışında o mahalle arkadaşlarımdan hiçbirini senelerdir görmemiştim. Bu nedenle kimin böyle bir iş yaptığı konusunda kafamı bütün zorlamalarıma karşın bir sonuç çıkartamadım.  Yatağıma uzandığımda oldukça yorgundum, ama yine de  uzun bir süre bilgisayar ekranındaki mesajı gözlerimin önünden silip uykuya dalamadım.

 

GİZLİ DÜŞLER ODASINI  BUL!…

İkinci ipucu : Kaptan niye döndü?...

Yanıt : ………………

 

Sabah saat on’a doğru uyandım. Kendimi oldukça yorgun hissediyordum. Aslında biraz daha uyabilirdim, çünkü üniversitede bugün dersim yoktu. Yeniden uyumayı da denedim, ama güneş pencerelerden öyle parlak vuruyordu ki, perdeleri aşıp gözlerimi rahatsız ediyordu. Bu yüzden yatakta daha fazla kalamayacağıma karar verip kalktım. Bir duş alıp doğru Vedat’ın yanına gittim ve her şeyi olduğu gibi ona anlattım.

“Benden şüphelenmiyorsun umarım?”

Doğrusu şüphelenmiştim. Çünkü ondan başka benim adresimi, telefon numaramı bilen yoktu. Üstelik evime geldiğinde orayı burayı karıştırmadan edemezdi. Eskiden bu işi en çok çalışma odamda yapar, çekmecelerime kadar karıştırırdı; şimdi de bilgisayarımı kurcalamadan evden gitmiyordu. Hatta bir keresinde bir programımı yanlışlıkla silip, beni oldukça uğraştırmıştı.

“Hem bilgisayarına böyle bir program yüklemekte ne amacım olabilir ki?…”

“Peki,” dedim “Hasan’dan bugüne kadar bir haber aldın mı, ya da onun hakkında birisinden bir şey duydun mu?”

“Hayır, ama onun o zamanlar Beşiktaş taraflarında bir amcası vardı, bazı hafta sonları gidip onlarda kalırdı. Bir keresinde beni de götürmüştü de oradan biliyorum. Gitsem belki bulabilirim o evi.”

“Hadi götür beni oraya!”

Vedat, istemeye istemeye kalkıp benimle Beşiktaş’a geldi ama, evin olduğunu söylediği  yerde  içinde sinemaları olan altı katlı bir alışveriş merkezi vardı

“Sanki ev tam şuradaydı!” dedi.. “Kocaman bir bahçenin içinde iki katlı şirin bir evdi. Dış cephesi küçük mavi mozaik taşlarıyla döşenmişti. Sol tarafında üç katlı ahşap bir ev vardı; eski, harabe olmuş, ayakta durmaya bile gücü kalmamış bir yapı. Sağ tarafında ise küçük bir bahçe, bahçenin içinde de tek katlı bir ev vardı. Evin penceresinde kıvırcık saçlı esmer güzeli bir kız görmüştüm ve bana gülümsemişti. O yüzden bunları şimdi çok iyi hatırlıyorum.”

O apartmanı hatırlayabilecek birini aramaya başladık. Sokaktaki berber, market, kebap salonu, manav derken muhtarlığa kadar gittik. Muhtar iyi bir adamdı. Gitti bize mahallenin on beş yıl önceki kayıtlarını çıkarttı. Sokakta oturanların isminin yazılı olduğu sayfa oldukça okunmaz haldeydi ama Hasan’ın soyadıyla aynı olan iki ismi kolayca bulduk. İsimlerin karşılarına taşındıkları not edilmişti. Gittikleri yer olarak da Kartal taraflarından bir adres vardı. Muhtar adresi yazıp verdi.

“Bu da iyi bir ipucu” dedi Vedat dışarıya çıktığımızda. “Ama bundan sonrasını artık sen halledersin, çünkü benim hemen işe dönmem gerek.”

Kartal taraflarını pek bilmediğim için adresi bulmak benim için oldukça zor oldu. Bilmediğim, hiç gitmediğim bir semtte o sokak senin bu sokak benim bir saate yakın dolaştım. Oldukça da yoruldum. Hem bir sandviç yiyeyim hem de bir bardak bira içip biraz dinleneyim diye girdiğim salaş bir birahanede buralara kadar gelmemin saçmalığını düşünüyordum ki biramı getiren garson adresi tarif ediverdi.

İki sokak ötede bir apartmanın dördüncü katıydı aradığım adres. Yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Hasan diye bir arkadaşımı aradığımı, onu uzun yıllardır görmediğimi, Beşiktaş'taki eve gittiğimizi, sonra muhtardan buranın adresini aldığımızı falan anlattım.

"Ben," dedi "Hasanın yengesiyim."

Dışarıda karanlık iyice çökmüştü, kadıncağız elinde olmadan tanımadığı bir adam karşısında tedirgin ve çekingendi. Bu yüzden kapı önünde konuşmak zorunda kaldık. Hasan'ın  İngiltere'de abisinin yanında dört sene kaldığını, sonra geriye döndüğünü anlattı.

"Hasan arada sırada gelir hatırımı sorar," dedi. "Durumu çok iyi. Evlendi, güzel bir karısı, iki de kızı var..."

Kadından çok şey öğrenmiştim. Bir taksiyle onun verdiği adrese doğru giderken Hasan’ı gözlerimin önüne getirdim. Kendini en uçuk, en olmayacak düşlere bile sığdıramayan o deli dolu genç evlenmişti ha. Bu bana biraz inanılmaz geliyordu doğrusu. Onu Anjelik'ten başka bir kadının, hele de sıradan bir ev kadınının dizleri dibinde iki kız çocuğuyla oyun oynarken, sonra televizyonun karşısına geçip uyuyakalırken düşünemiyor, böyle bir yaşamı belleğimdeki Hasan’ın kişiliğine yakıştıramıyordum.

Ama yine de ona imrendim, sanırım biraz da kıskandım. Onu hep kıskanmıştım zaten. Bir kere en irimiz, en gösterişlimiz oydu.  En iyi topu o oynardı, en iyi o yüzerdi, en derine o dalardı, en büyük midyeleri o çıkartırdı. Ben bir kızın yanına sokulmaya bile cesaret edemeyip  kızarıp bozarıp kaçarken o gözüne kestirdiği bir kıza avını kovalayan yırtıcı bir kuş gibi takılırdı. İçimizde ilk sigaraya o başlamıştı, ilk meyhaneye gidenimiz de oydu. Bense çelimsiz biriydim ve zora gelmeyi hiç sevmez, hep kaçardım. Her işte korkak yanım hep daha ağır basardı. Büyüdüm, otuz beş yaşına geldim, üniversitede öğretim üyesi oldum ama hala kadınlara karşı cesaretli olamıyorum. Tutukluk devam ediyor ve ilişkilerim hep yarım yamalak kalıyor. İtiraf etmem gerekirse bu yüzden yaşamımda bilimsel çalışmalar daha çok yer kaplıyor. Bu konuda daha başarılı oluyorum ve  böylelikle kendimi avutuyorum.

Taksi Etilerde aynı görünümdeki onlarca apartmanın olduğu bir sitenin içinde biraz dolaşıp oldukça yüksek apartmanlardan birinin önünde indirdi beni. Asansörle yedinci kata çıkıp sedef işlemeli güzel bir kapının zil düğmesine parmağımı bastırırken bilgisayardaki mesaj yeniden gözlerimin önüne geldi.

 

GİZLİ DÜŞLER ODASINI  BUL!…

İkinci ipucu : Kaptan niye döndü?...

Yanıt : ………………

 

Doğrusu bunu ben de çok merak ediyordum. Fakat asıl merak ettiğim şey Hasan’ın geri döndüğünü bilen, benim bunu öğrenmemi sağlayan  ve onunla görüşmeye gönderenin kim olduğuydu. Bu kişi Hasan da olabilirdi tabi. O ise ne diye doğrudan beni aramamıştı da bir şekilde bilgisayarıma ulaşıp, bunu gizemli bir oyun şekline dönüştürmüştü?...

Kapıyı elli yaşlarında bir kadın açtı.

"Buyurun, ne istemiştiniz?"

"Hasan beyi aramıştım efendim!" dedim heyecandan iyice kırılmış sesimle. Kadın yüzüme şöyle bir bakıp, beni alıcı gözüyle inceledikten sonra,

"Bir dakika bekleyin, haber vereyim beyefendi," dedi düzgün ve kibar bir ses tonuyla. O kapıyı hafif aralık bırakıp içeriye gidince, bu kadın Hasan'ın karısı değildir sanırım diye geçirdim içimden. Hem Hasana göre çok yaşlıydı, hem de biraz çirkincene ve bakımsızdı. Saçları doğru dürüst taranmamış ve yüzündeki makyaj da yarım yamalak yapılmıştı.

Oldukça uzun gibi geçen bir iki dakikadan sonra kapı yeniden açıldı; bu Hasandı işte. O benim suratıma şaşkın şaşkın bakıp tanımaya çalışırken ben boynuna sarılıp yanaklarını şapır şupur öptüm. Kollarımdan kurtulup yeniden yüzüme baktığında tanımıştı beni.

"Ulan!..." dedi beni içeri çekip kapıyı kapatırken. Ulan, demesi de, ses tonu da tıpkı o eski günlerdeki gibiydi. "Her şey aklıma gelirdi de, kapıdakinin sen olabileceğini hiç düşünemezdim!..."

Koluma girip beni içeriye doğru neredeyse sürükledi. Uzun bir koridordan geçip geniş bir salona girdik. Salon çok büyüktü ve güzel döşenmişti. Duvarlardaki yağlı boya tablolardan İtalyan stili mobilyalara kadar her şey göz alıcıydı. Ben ortada dikilip ortalığı seyrederken Hasan oturmam için pencere önündeki koltuklardan birini işaret etti. Sonra da,

"Sen buradan biraz dışarısını seyret, ben hemen geliyorum, deyip gitti. Oturduğum yerden İstanbul Boğazının bir kısmını ve karşı kıyıyı rahatlıkla görebiliyordum. Akşam karanlığı çökmüş ve az ilerde karşıdan karşıya uzayan köprünün ışıkları yanmıştı. Ben dışarıyı daha iyi görebilmek için oturduğum yerden kalkmaya davranıyordum ki Hasan yanında güzel bir kadınla salona geldi. Karısı olmalıydı. Hemen yerimden kalkıp ceketimin düğmesini ilikledim.

"Bakalım tanıyabilecek misin?" dedi Hasan gülümseyerek.

İşte gerçek bir kadın diye geçirdim içimden uzatılan eli incitmeden sıkmaya çalışırken. Saç biçiminden giyimine, makyajına boynundaki kolyeye kadar her şey tam bir uyum içindeydi.

"Doğrusu, Hasan'ın bu kadar güzel bir karısı olabileceğini tahmin edememiştim," dedim.

"Teşekkür ederim, çok naziksiniz!"

O an Hasan'ın kıs kıs güldüğünü fark ettim. Karısı için söylediğim sözlere mi gülüyor acaba diye düşünürken karısının da yüzünde bir gülümseme ifadesi belirdi. Ne oluyordu?

"Beni unutmamışsındır umarım? dedi Hasan'ın karısı tam gözlerimin içine bakarak. O zaman ona yeniden baktım. Ayıp olmasın, yanlış anlaşılmasın diye tanıştırılan kadınlara öyle pek dikkatli bakmaz, hemen bakışlarımı kaçırıverirdim zaten. Bu kez gözlerimi fazla rahatsız edici dikmiş olacağım ki biraz kızardı.

"Evet!" dedi sonra tanımamı bekleyen ve tanınacağından emin bir ses tonuyla. Bense geçmişte karşılaştığım kadınları tek tek gözlerimin önüne getirebilmek için belleğimi zorlamakla meşguldüm. Boyu posu, saçı, gülüş şekli, yüzünün mimikleri, yürüyüş biçimi... Bütün bunlar hiç de yabancı gelmiyordu aslında. Sanki daha önce bir yerde karşılaşmış, hatta oturup konuşmuş gibiydik.

"İnanamıyorum buna!" dedim birden heyecanlı ve yüksek tonlu çıkan bir sesle.  Çünkü karşımda gülümseyerek duran ve ısrarla kendisini tanımamı bekleyen bu kadın Hasan’ın uğruna adam bıçaklamayı göze aldığı Seher’den başkası değildi.

"Bu gördüklerim bir düş olmalı! Siz ikiniz evlendiniz ha!... "

"Gel," dedi Hasan, koluma girerek beni pencerenin önündeki koltuklara doğru götürdü. "Oturalım da konuşalım. Hem de  birer kadeh bir şeyler içeriz!..."

Bu kadar heyecanı da ancak bir kadeh içkiden başkası bastıramazdı. Üstelik kendimi o anda çok susamış hissediyordum. İçkilerimizi yudumlarken, Hasan, Seher’le evlenmelerinin öyküsünü benim sorular yağdırmama gerek bırakmadan anlattı.

"Yaşamımın en korkunç olayını elimdeki bıçağın o delikanlının karnına girdiği akşam yaşadım. Defalarca haber göndermiştim ona bıraksın kızın peşinde dolaşmayı diye. Oysa o benim bu ikazlarımı duymazlıktan geliyor, kızın her sokağa çıkışında peşine takılmaktan vazgeçmiyordu. O akşam tam Seherlerin sokağının başında karşılaştık. Ben öfkeliydim, o inatçı bir sert ceviz. Biranda burun buruna göz göze geldik. Bir daha bu sokaktan  geçme!, dedim en sert sesimle. O yanıt olarak yakamdan tutup sarsmıştı beni. İlk kez kendimden güçlü birine çatıyordum. Benden daha inatçıydı, benden daha kararlıydı. Sen bırak kızın peşini, dedi. Buna benzer daha başka şeyler de söyledi sanırım, ama ben öfkeden duyacak halde değildim. Ve ne olduğunu ben de anlayamadım. Elim kendi elim değildi sanki. Şeytanın evdeki mutfaktan alıp pantolonumun arka cebine koyduğu küçük bir bıçak vardı, çektiğim gibi salladım karnına. Elime sıcak bir şey fışkırdı. Sokak lambasının ışığına kaldırıp elime baktım. Bıçak yoktu elimde ve  kıpkırmızı kanlar parmaklarımın arasından bileklerime doğru süzülüyordu. O önce ne olduğunu pek anlayamamıştı, suratını buruşturmasından canının yandığı belli oluyordu.

"Ne yaptın salak!" dedi sonra. Ve birden "Vurulduuum, vurulduuum!..." diye bağıra bağıra uzaklaşıp gitti yanımdan. Sokakta yalnız kalınca şimdi ne olacak gibilerden şeyler düşünüyordum. Sakin gibiydim, ama az sonra birden korku karışık bir telaş aldı beni. Önce hızlı adımlarla sokaktan uzaklaştım, sonra koşmaya başladım. Koştum, koştum, koştum... Bir solukta taa öteki mahallenin en ıssız köşesine kendimi atmıştım. Bir ağacın altına oturup ağladım. Pişman olmuştum. Boşu boşuna  bir insan canı yakmıştım. Belki ölecekti ve ben de katil olacaktım. Belki bundan sonraki yaşamımı bir hapishanenin karanlık hücrelerinde geçirecektim.

Gecenin bir yarısıydı heyecan ve korku beni oldukça yormuştu. Karnım da açtı. Ama eve gitmeye cesaret edemiyordum, olay karakola haber verilmiştir de polisler beni arıyordur diye. Eniştemin aşağı mahallede iş yerinden bir arkadaşı vardı. Sokaklarda saklana saklana onun evine gittim. Adam beni dinledikten sonra, karnımı doyurdu sonra da yatacak bir yer gösterdi. Hele yat uyu da sabah düşünürüz dedi. Sabah eniştemle ablam telaş içinde geldiler oraya. Ablam iki gözü iki çeşme ağlayıp dövünmeye başladı. Eniştem daha sakindi. Anlattıklarımı sessizce dinledikten sonra beni Beşiktaş'taki amcama götürdü. İki aydan fazla orada kaldım. Sona bana bir pasaport çıkartıldı ve İngiltere'de hem okuyup hem çalışan abimin yanına gönderildim.

 Abim benim gelmemden hiç memnun olmamıştı. Hem yaptığım eşeklikten dolayı, hem de onun buradaki yaşamını zorlaştıracağımdan dolayı günlerce söylendi. Sonra bana bir lokantada iş buldu. Masaları silip, ortalığı süpürüp bulaşıkları yıkayacaktım.  Akşamları da bir dil okuluna yazdırdı. İngilizce’m bir mağazada tezgahtarlık yapabilecek düzeye gelince bir giyim mağazasında çalışmaya başladım. Aradan iki sene geçti. Bir türlü aklımdan çıkmayan Seher'e bir mektup yazmaya karar verdim. Bütün içtenliğimle özür diledim ondan. Hiç beklemiyordum ama kısa zamanda ondan mektubuma yanıt aldım. Sonra bu mektupların arkası geldi. Tam beş sene mektuplaştık. Mektuplardaki Seher’i daha çok sevdim. Onu bir dost, bir arkadaş ve eş olabilecek bir kız gibi görmeye başladım. Bu arada ona duygularımı açmış, ondan da kabul görmüştüm. Bu kar ne olursa olsun  İstanbul’a dönmeye karar verdim.

Londra’da tezgahtarlık yaparken sattığımız gömleklerin, pantolonların çoğunun işçiliğin çok ucuz olduğu ülkelerden geldiğini gördüm. En ünlü firmalar bile kimi ürünlerinin imali için bu yolu seçiyorlardı. İstanbul’da bu işi yapabilecek küçük bir atölye kurmayı düşünüyordum. Çalıştığım mağazanın müdürü de bu düşüncemi destekleyip, kaliteli mal üretirsen sana sürekli sipariş veririz demişti. İstanbul'a döndüğümde ilk işim bu işten anlayan bir usta bulmak oldu. Londra’dayken biriktirdiğim biraz paramı sermaye olarak koyacaktım, o da bütün ustalığını gösterip gelire ortak olacaktı. Birkaç makinelik bir atölye kurup birkaç da işçi bulduk. Her şey umduğumdan iyi gitti ve kısa zamanda büyüdük. Şimdi kent dışında elliye yakın işçinin çalıştığı kocaman bir atölyem var. Bu arada bıçakladığım o çocuğu da gidip buldum. Beni görünce çok şaşırdı. Üniversiteyi bitirmiş, bir laboratuarda kimya mühendisi olarak çalışıyormuş. Hiç beklemediğim bir şekilde  kucaklaşıp öpüştük. Çocukluk işte dedi, hiç değer miydi kavgaya. Seherle aramızda bir şey yoktu zaten, ben asılıyordum ama kız oralı olmuyordu. Nedensiz bir inat işte. Savcılığa gelip, davacı olmadığını söyledi. Savcı da bana dava açmaya gerek yok,  korkma dedi.

Hasanla gece yarısına kadar söyleştik. Bu söyleşiye zaman zaman Seher de katıldı. İkisi de yaşamlarından çok memnun görünüyorlardı. Biri dört yaşında diğeri altı yaşında iki kız çocukları vardı. Hizmetçi kadın uykudan önce iyi geceler demeleri için salona getirince tanıştım onlarla da. İkisi de sanki birbirinin, daha doğrusu annelerinin kopyası gibi şirin mi şirin iki çocuk.

Hasan’la en kısa zamanda yeniden görüşmek üzere ayrıldığımızda sorunun yanıtını bulmuş durumdaydım. Ama bilgisayara  programın kimin yüklediği ya da mesajların kimin tarafından gönderildiği konusunda hala merak içindeydim. Hasan’a olayı anlatmış ve bu konuda kendisinden kesin bir yanıt almıştım; o değildi.

Eve geldiğimde ilk işim hemen bilgisayarı açıp yanıt kutusuna, yanıtımı yazdım.

 

Yanıt : Anjelik için…

 

Tahmin ettiğim gibi yanıt doğruydu ve ekranda yeni bir mesaj belirmişti.

 

 

GİZLİ DÜŞLER ODASINI  BUL!…

Üçüncü ipucu : Miço niye ağlardı?...

Yanıt : ………………

 

Bu garip programın yeni bir mesajıyla  karşılaşırsam sakin olmaya, görmezlikten gelmeye karar vermiştim. Bu kararlığıma uyup o gece hemen kapattım bilgisayarı. Ertesi akşam da sağa sola uğrayıp oldukça geç geldim eve ve bilgisayarı açmadım. Yeni çıkan dergileri biraz karıştırıp yattım. Niyetim iyi bir uyku uyumaktı ya gecenin bir yarısı elimde fotoğraf albümü, bir fincan da kahve salonda oturur buldum yine kendimi.

Albümün bütün fotoğraflarına tek tek baktım ve hepsinin çekildikleri anları  anımsamaya çalıştım. Bu arada o yıllar seyrettiğim filmleri, filmlerin kahramanlarını, mahallede olan olayları, gazetelerdeki haberleri, okuduğum dergilerdeki ilginç yazıları, radyodaki programları hatta meşhur olmuş şarkıların sözlerini bile belleğimden çıkartıp hatırlamaya çalışıyordum. Sonuçta gözlerim kendiliğinden kapanacak kadar yoruldum  ama Miço kelimesini çağrıştıracak hiç bir iz bulamadım.

Sabah kalktığımda sinirliydim, yüzümü yıkarken bir sürü söylendim. Bu işi bu kadar çok  ciddiye aldığım için kendime de kızdım. Ama elimde değildi. Yapım böyleydi, düşünmeden edemiyordum. Kimdi bu Miço, gizlerin saklandığı oda neresiydi, hangi gizleri saklıyordu?...   Hasan beni arayıp akşam yemeğine bir yere gidelim demeseydi, sanırım o gün akşama kadar durmadan bunları düşünüp günü kendime zehir edecektim.

Yemekte deniz kenarında bir balık lokantasındaydık. Açık hava ve deniz kokusu beni kendime getirmeye yetmişti. Üstelik hava da çok güzeldi. Tüm bunların üstüne iki duble de rakı içince korsan bayrağını, mesajları, Miçoyu, gizlerin saklandığı odayı falan  unutup  gittim, bundan da keyif aldım. Ama bu kez Hasan açtı konuyu. Ne oldu diye merak etmiş.  Yeni mesajdan söz ettim ona istemeyerek.

“Eğer düşündüğün gibiyse, yani bu oyunu bizim gruptan biri hazırladıysa, ki bütün olanlar, sorular hep bunu gösteriyor, geriye iki kişi kalıyor; Kenan ve Ersin. Onları bulursak sorunun yanıtını da alabiliriz. İkisini de İngiltere'ye gittiğimden bu yana hiç görmedim. Yalnız artık bizim gruptan hiç kimsenin o gecekondu mahallesinde oturmadığını iyi biliyorum. Aslında öyle bir mahalle de yok artık. Çok değişti oralar.”

Hasan, bu yemekten birkaç gün sonra üniversiteye telefon etti. Oldukça heyecanlı gibiydi.

“Üniversiteden çıkınca doğru bana gel, sana bir sürprizim var!”

 Hasanla yediğim yemek bozulan sinirlerim için çok iyi gelmişti doğrusu. Ondan sonraki günlerde de Avusturya’dan gelen iki konuğu ağırlamıştık, bu yüzden zamanım oldukça yoğun geçmiş ve Miço’yu, gizlerin saklandığı odayı  düşünecek zamanım olmamıştı. Bu da sinirlerimin iyice düzelmesine yetmişti. Üniversiteden  çıkınca bir taksiye binip doğruca  Hasanın yanına gittim. Önüme bir bloknot sayfası uzatarak,

“İşte Kenan'ın adresi!” dedi. Yüzünde önemli bir iş başarmanın sevinci var gibiydi.

“Nasıl buldun?” dedim elimdeki kağıda bakarak. Kadıköy’de bir muhasebe bürosunun ismi ve altta bir iş hanının üçüncü  katını gösteren  bir adres yazılıydı.

“Kenan’ın adını soyadını biliyordum. Eğer bu kentte oturuyorsa büyük bir olasılıkla kent telefon rehberinde ismi vardı. Sekreterimi çağırdım ve telefon rehberini baştan aşağıya taramasını istedim. Tam  sekiz tane Kenan Kurtarıcı çıkmış karşılarına. Hepsini tek tek arayıp soruşturmuşlar. Telefonlardan birinde bir kadından olumlu yanıtlar almışlar. Bir yanlışlık yapmamak için sonra ben de aradım kadını. Özür dileyerek Kenan hakkında bir iki soru sordum ve şüphem kalmadı. Muhasebe bürosunun adresini de Kenan’ın karısı olan bu kadından aldım. Seninle birlikte sürpriz baskın yaparız diye düşünüp, Kenan’ı da telefonla aramadım.”

Hasan işlerini bitirince arabasına binip doğru Kadıköy’e gittik. Bir iki kişiye sorduktan sonra bulduk muhasebe bürosunu. İçerde çalışan iki kadın vardı ama, Kenan yoktu. Bugün erken çıktı, dediler. Sonra biz onun nerede olduğu konusunda biraz üsteleyince kadınlardan biri, sahilde bir barın ismini söyledi çekinerek.

“Bizim söylediğimizi söylemeyin ama  lütfen!”

Kadına teşekkür edip, doğru deniz kıyısına indik. Tam  Sarayburnu'nun karşısındaydı bar. Yan tarafı da bir balık lokantasıydı. İçeriye girdik, barın tezgahındaydı. Bir duble rakıyı önüne çekmiş, karşıda batan güneşin kızıllığını seyrediyordu. Yanına gidip sessizce dikildik. Neden sonra farkımıza varıp, baktı bize. Biraz zorlansa da bizi tanıması uzun sürmedi. Ateşli bir öpüşme ve kucaklaşma töreninden sonra  birer duble rakı da bize söyledi.

“Ya dedi çocuklar, çok eşek insanlarmışız biz be, nasıl da unuttuk gittik birbirimizi… O güzelim günleri nasıl da bir kalem de silip attık…”

Hasan da ben de benzer şeyler söyleyip onun bu konudaki sitemli sözlerine  destek verdik. Herkes birbirinin görüşmeyeli beri neler yaptığı hakkında bilgilendikten sonra ben  onu arayıp bulmamıza neden olayı anlattım. Bütün olanlar ona çok eğlenceli bir şaka gibi gelmişti.

“Katil ben değilim!” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Ama bana göre büyük bir olasılıkla Ersin’dir.”

“Ersin mi?” dedim şaşkınlıkla.

“Evet. Böyle şakalar tam onun tarzıdır bilirsiniz...”Herif koca adam oldu, üç tane çocuğu var yine de her akşam atari salonuna uğrayıp birkaç bilgisayar oyunu oynamadan eve gitmez.

“Şimdi burada olsa da sorsak,” dedi Hasan, Ersin hakkında her birimiz bir şeyler söyledikten sonra.

“Onu bulmak çok kolay!” dedi Kenan. Ve hemen cep telefonunu çıkartıp bir yere telefon etti. Karşı tarafta telefona yanıt veren sesten de hemen buraya gelmesini istedi. Aradan bir on dakika geçmedi ki uzun incecik yapısıyla Ersin Kapıda göründü. İnanamadım doğrusu buna. Sarılmalar öpüşmeler. Hararetli sözler, tanıdık küfürler sardı ortalığı. Kenan, hemen yandaki lokantada pencere kenarında bir masa hazırlattı. Oraya geçip ikinci duble rakılarımızdan daha yeni birer yudum almıştı ki, Ersin,

“Bir Vedat Eksik!” dedi.