Hüseyin Akyüz edebiyat sayfaları

 

Hüseyin Akyüz  - Karalamalar  - Edebiyat Deyince - Blog Sayfası

 

ANA  YÜREĞİ

Günün ilk ışıkları dağların  karlı yamaçlarına vurur vurmaz dayandı kapıya Zeynel Dede. Bekir, derin uykular, tatlı düşler içindeydi daha. Sıçrayarak uyanıp, pencereden dışarıya baktı.

"Hadi oğlum, güneş neredeyse tepeye dikilecek!"

Zeynel Dede, sıkı giyinmişti. Kabzası sedef kakmalı tüfeğini  omzuna asmış, fişekliğini göğsünü bağlamıştı. Bekir onu görünce yeniden heyecanlandı. Dedesiyle birlikte ava gideceği için ok sevinçliydi. Çabucak giyinip dışarıya çıktı.

Bekir, bu yıl ilkokul beşinci sınıfa geçmişti. Babası onu, derslerindeki başarısından dolayı daha önce söz verdiği gibi yaz tatili için dedesinin yanına göndermişti. Dedesi ve babaannesi şirin bir dağ köyünde yaşıyorlardı. Burada hayvan yetiştiriyorlar, arıcılık yapıyorlardı. Bekir ilk kez geldiği bu köyü çok sevmişti.

Köyün arkasındaki ağaçlığın içinden geçip, uzun bir yürüyüşle dağın eteklerine doğru çıktılar. Orada birden karşılarına çıkan parlak ve sıcak güneşi bir süre seyretmeden edemediler. Karlı ve soğuk geçen kış günlerinin ardından onu ilk kez bu denli canlı görüyorlardı.

"İlkyaz bu çocuk!" dedi Zeynel Dede, dağın serin ve temiz havasını uzun uzun içine çekerek. "Dağ taş artık ilkyaz kokuyor."

Bekir, dedesinin sözlerinin etkisiyle baktı çevresine. Dağın yamaçlarına kat kat oturmuş karlar hızla eriyor, dereler kar suyuyla coşup kabarıyorlardı. Çoğunun adını bilmediği onlarca çeşit ağaç pembeden beyaza, sarıdan maviye açan çiçeklerle süslenmeye başlamıştı. Ağaç diplerinde, yeşermeye başlayan otlar arasında birbirinden güzel yaban çiçekleri  açmıştı. Kayalardan ağaçlara, dallardan kır çiçekleri üstüne uçuşan kuşların hiç usanmadan ötüp durmaları da bu görünümün güzelliğini tamamlıyordu.

Dağın yamaçlarında uzun süre dolaştılar. Dede, oldukça ilerlemiş yaşına rağmen bir delikanlı çevikliğiyle kayadan kayaya atlıyor, daracık keçi yollarından hiç zorlanmadan geçebiliyordu. Bazen, arkasından bir çocuğun geldiğini unuttuğu oluyordu; o zaman Bekir, iç içe geçmiş çalılıkların, bodur ağaççıkların arasında çaresiz kalıyor, yardım etmesi için ona seslenmek zorunda kalıyordu

Zeynel Dede, sessizce yürürken birden duruyor, yere sinip dikkat kesiliyordu. Sonra bir çalılığa ya da bir kayanın ardına doğru uzanan tüfeği birden gürültüyle patlıyordu. Bekir, sindiği yerden gözlerini dört açarak bakıyor, can korkusuyla kaçan bir tavşanı, bir tilkiyi ya da başka bir hayvanı heyecanla seyrediyordu.

Bekir, tüfeğin patlamasından çok hoşlanıyordu, ama küçük bir hayvancığın kanlar içinde yere serilmesinden de ürküp korkuyor, onun dedesinin ellerinde çırpınarak av torbasının içine girmesine üzülüyordu. Yine de içi sevinç doluydu. Güzel bir ilkyaz gününde dağları, orman içlerini, gürüldeyerek akan dereleri seyretmekten çok mutluydu.

Oldukça uzaklara gitmişlerdi ve saatler geçmişti; artık geriye dönüyorlardı. Dedenin kocaman av çantasının içinde bir tavşan, iki bıldırcın, birkaç tane de iri sığırcık vardı. Bir derenin kenarında oturup yemek yemelerine ve dinlenmelerine karşın oldukça yorgundular. Bu yüzden daha yavaş yürüyorlar, giderken bir solukta geçtikleri keçi yollarında patikalarda şimdi zorlanıyorlardı.

Bir ağaçlığın içinden geçerlerken Zeynel Dede, birden Bekir'i kolundan tuttuğu gibi bir kayanın arkasına çekti. Konuşmasını önlemek için bir eliyle de onun ağzını kapattı. Bekir, önce ne olduğunu anlayamadı, sonra dedesinin tüfeğini doğrulttuğu yöne doğru bakınca kocaman bir geyik gördü. Küçücük yavrusu da çelimsiz adımlarla ayaklarının dibinde geziniyordu.

Bekir, ilk kez bir geyik görüyordu. Bu dağlarda artık neslinin tükendiği söylenen hayvanlardandı. Geyikle yavrusunu büyülenmiş gibi seyrederken dedesinin tüfeği birden patlayınca korkuyla sıçradı yerinden. Geyikler de korkmuşlardı. Ana geyik bir yayın fırlattığı ok gibi kendini ileriye atıp, ağaçların arasında kaybolmuştu. Yavru geyik ise hemen arkasındaki çalılıkların içine attı kendini.

Zeynel Dede, söylenerek kayanın arkasından doğruldu. Tüfeğini yeniden omzuna asarken böyle bir avı kaçırdığı için kendine kızıyordu. Tam yeniden yola koyulacaklardı ki Bekir, çalılıkları göstererek bağırdı.

"Dede bak!"

Kaçıp gittiklerini sandıkları yavru geyik,  çalılıkların arasında debelenip duruyordu. Zeynel Dede hemen atılıp ayaklarından tutup çekti onu. Sonra her zamanki doğal davranışıyla bıçağını çıkartıp hayvanın boğazına dayadı. Bekir, bıçağın güneşte parlamasıyla birden irkildi. İçini kaplayan garip bir duyguyla geyik yavrusuna baktı. Dedesinin elleri arasında sessizce duruyordu. Çalılıklardan kurtulup kaçabilmek için öyle çok çırpınmıştı ki, kendisini sıkıca tutan nasırlı parmaklara karşı koyacak gücü kalmamıştı.

"Dede, dur yapma!"

Zeynel Dede, torununun acı bir sesle bağırmasıyla, hiç düşünmeden bıçağını hayvanın boğazından çekti. Bekir, yaklaştı, yavru geyiğe daha yakından bakıp, onun kahverengi tüylerini okşadı. Hayvan da bir sığınak bulmuşçasına başını hemen çocuğun ellerine doğru uzatıvermişti.

"Çok küçük daha dede!"

Zeynel Dede, torunuyla  geyik yavrusuna bir süre düşünerek baktı. Kendi çocukluk günlerini anımsamıştı. Babasıyla ava gittikleri bir gün yakaladıkları bir tavşanı babasının öldürmemesi için ne kadar çok yalvardığını düşündü. Kendisi hiçbir zaman babası kadar acımasız bir avcı olamamıştı zaten.  Bıçağını yeniden belindeki kınına sokup, hayvanı çocuğun ellerine bıraktı.

"Hadi artık gidelim. Yavru da senin olsun. Besler büyütürsün."

Bekir, sevincinden hiç uflamadan yavruyu kucağında köye kadar taşıdı. Eve gelince ona keçi sütüyle mısır ekmeği verdi. Hayvancağız başına gelenlerin heyecanını bir yana bırakıp, önüne konulanı çabucak yedi. Bekir, buna çok sevindi.

Olay köyde duyulunca bütün çocuklar geyik yavrusunu görmeye geldiler. Çocuklar onun sarı beneklerle süslü kahverengi tüylerine dokunabilmek için yarışırlarken, Bekir de kendisini bir kahraman gibi hissediyordu. Onlara yavru geyiği nasıl yakaladıklarını ballandıra ballandıra anlattı.

Akşam olunca, annesine yalvar yakar olup geyik yavrusunu da evin içine aldı. Hayvan da çocuğa alışmaya başlamıştı. Okşandıkça, sevildiğini anladıkça daha sokulgan, daha cana yakın oluyordu. Saatler ilerleyip, günün heyecanıyla çok yorulmuş olan Bekir yatağında uyup kalınca o da onun yatağının kenarına kıvrılıp yatıverdi.

Bekir, günlerce tam bir masal havasında yaşadı. Günün ilk ışıklarıyla uyanıyor, akşamları yorgunluktan uyuyup kalıncaya kadar hep geyik yavrusuyla birlikte oluyordu. Onu yedirip içiriyor, tüylerini temizliyor, her gittiği yere götürüyordu.

Bir gece sabaha karşı korkunç bir böğürmeyle uyandı. Yatağında doğrulup, ne olduğunu anlayabilmek için sese kulak verdi. Ses, köyün yakınında bir yerden dağlara kadar uzanıyor, sonra yankılanarak geri gelip köyün sessizliğini yırtıveriyordu.

Sabah olunca doğru dedesinin yanına koştu.

 "Duydun mu dede?"

 "Duydum. Geçen gün avda vuramadığımız geyikti sanırım."

"Yoksa onu gördün mü?"

"Gördüm. Köy yolunun başındaki kayaların üstündeydi.”

"Peki neden öyle bağırıyordu dede, yaralı mı yoksa?"

"Yaralı olmasından değil böğürmesi," dedi Zeynel Dede düşünceli bakışlarla dağları seyrederek. "Yavrusunu istiyor!..."

O gün geyiğin geceki böğürmeleri ve dedesinin söyledikleri hiç aklından çıkmadı. Gözleri hep dağlara gidiyor, karlı yamaçlara, puslu ormanlara bakıp düşünüyordu. Annesinin sesini duyduktan sonra yavru geyik de huysuzlaşmış, durduğu yerde duramaz olmuştu.

Ertesi sabah yeniden geyiğin böğürmeleriyle uyandılar. Bu kez sesi daha yakından geliyor gibiydi. Her bağırışında dağ taş titriyor, sanki ev yerinden oynuyordu. Onun sesine yavru geyik de ayağa kalkmıştı. Çok huzursuzdu. Boynundaki ipi koparacak kadar geriyor, kurtulup pencereye doğru atılmak istiyordu.

Geyiğin böğürmelerine dayanamayıp dışarıya çıktı. Gecenin son karanlığı yeni yeni dağılıyordu. Güneş, dağların arasındaki hafif sisin içinde belli belirsiz bir top gibiydi. Elinde olmadan kendisini bu güzelliğe kaptırmıştı ki, geyiğin böğürmesiyle yerinden sıçradı.

Geyik tam evlerinin karşısındaki ceviz ağaçlarının altındaydı. Onun orada olduğunun farkında olunca yüreğine kadar korkuyla  titredi. Tam dönüp eve kaçacaktı ki, dedesinin eli saçlarını okşadı.

"Korkma, şimdi onun hakkından geliriz!"

Dede de  geyiğin sesine uyanmış, geyiği bu kez elinden kaçırmamak için tüfeğini kapıp dışarıya çıkmıştı. Geyiğin saldırmasını ya da kaçmasını önlemek için elini çabuk tutmak istiyordu. Bu yüzden tüfeğini hemen geyiğe doğru nişanladı.

Geyiğinse sanki hiçbir şey umurunda değildi. Orada ağaçların altında bir heykel gibi kıpırtısız duruyor, öfke dolu gözlerle onlara bakıyordu.

Zeynel Dede geyiğin tam böğrüne nişan almıştı. İlk atışta onun işini bitirmeliydi. Bu kararlılıkla tetiği çekiyordu ki, Bekir geldi namlunun önüne durdu. Kucağında da  yavru geyik vardı. Çocuğun ellerinden kurtulabilmek için çırpınıp duruyordu.

"Çekil be çocuk! dedi Zeynel Dede. Bekir dedesini duymadı bile. Gözleri yalvarma doluydu. Yüreğinin en çocuksu, en temiz duyguları gözyaşı olup yanaklarından aşağıya süzülüyordu.

"Dedem benim, güzel dedem!"

Zeynel Dede derin bir iç geçirdi. Bir torunuyla kucağındaki yavruya baktı bir tüfeğinin namlusu ucundaki ana geyiğe. Duygulandı birden, yılların katılaştırdığı avcı yüreğinin buzları eriyiverdi. Tüfeğini indirip, hiçbir şey söylemeden eve doğru yürüdü. Kapıdan içeriye girmeden önce eşikte durup geriye baktığında geyik ile yavrusu çiğ düşmüş otların arasından dağlara doğru koşuyorlar, Bekir'se bütün yüreğini kaplayan bir sevinç duygusuyla arkalarından el sallıyordu.

 

 

Ana Sayfaya Dönmek İçin Lütfen Tıklayınız

 

 

Sayfalardaki yazı ve resimlerden kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

 

Son güncelleme: 18.Şubat.2008